Etiketler

, , ,

golden gate çiçekleri

Ayda bir toplandığımız bir okuma grubumuz var. 2007’de Jane Austin’s Book Club filminden sonra bir çoğumuzun böylesi bir etkinliğin varlığından haberdar olup, arkadaş çevresi içinde organize ettiği, kimilerince zaman kaybı, kadın eğlencesi tabir de edilen uğraşlardan birisi. Tahmin edebileceğiniz gibi iş çok geleneksel, her ay aramızdan biri bir kitap önerisiyle geliyor, o kitabı hepimiz alıp okuyoruz, bir sonraki toplantıda konuşup paylaşıyoruz. Kitabı seçen toplantıyı yönetiyor, ayrıca başlangıç konuşması da onun, açılışı neden bu kitabı seçtiği ve yazarın edebi/şahsi yaşamı hakkında detaylı bilgi vererek yapıyor, sonrasında bizler sırayla söz alıyor artık ne söyleyeceksek onu paylaşıyoruz. Çok fazla laf kesmemeye çalışsak da bazı kitaplarda, karşılıklı paylaşımın heyecanından olsa gerek, hep bir ağızdan konuşup kimseyi dinlemeyerek kaosa sebep olduğumuz da oluyor, işte o zamanlar o ayın kitabının sahibi kimse, ki biz bu kişiye ayın moderatörü adını yine geleneksel biçimde koyduk, hemen olaya el atıp ortamı sakinleştiriyor, konuşma düzeninin kesintisiz akmasını sağlıyor. Bizimkinin bize yarayan ya da bana yarayan diyeyim, ayrıcalığı bu gruptaki her üyenin okumanın yanı sıra yazıyor da olması. Aramızdan 4 kişinin hali hazırda basılı kitabı var, hatta kimileri ikincilere, üçüncülere gebe… Yazıyor olmak, kurgudan bahsediyorum, okumaya farklı bir bakış açısı kazandırıyor, o yüzden de kitap sohbetleri daha bir zevkli geliyor. Ayrıca bütün bunları akşam vakti yemek, şarap, bira ve çay eşliğinde yapıyoruz. Bazen zamanı unutuyoruz, mekandakileri gece yarılarına kadar tutuyoruz, kasayı kapatmak zorunda kalıyorlar, işte o zaman üçer beşer çay ya da ne içiyorsak bol stoklu onlardan söyleyip ödemeyi yapıyoruz, sonra tüketene kadar biraz daha oturuyoruz. Gariplerin sesleri hiç çıkmıyor. Ne diyeyim böyle mekan az bulunur.

Peki, yalnızca kitap mı konuşuyoruz? Tabii ki hayır, insanoğlu bir araya gelir de hayatına ait dedikodularda bulunmadan durabilir mi?

Geçtiğimiz hafta çocuk ve özgürlükleri meselesi gündeme geldi. Tabii peşinden de annenin merak ve endişe düzeyi. Zaten özgürlük deyince orada bir duracaksın. Parantez içinde yazmadan edemeyeceğim, uzun zaman yazıya elimi sürmeyince, metnin yapısı, giriş, gelişme, sonuç bölümlerinin önemi falan kalmadı, çünkü yazmayınca bilinç daha hızlı ve girdaplı akar, umarım bu pis huyum düzelir, okuma grupları ya da kitap kulüplerinin her neyse işte onların bir çok faydası var. Birincisi, hayatta okumayacağın hatta eline bile almayacağın kitapları/yazarları okuyup, bir de üstüne üstlük seviyorsun. İkincisi herkesin zevkinin ve en önemlisi algısının farklı olduğunu her ay büyük şaşkınlıklar içinde yeniden anlıyor ve kabul ediyorsun, ki bu da aslında seni zenginleştiriyor, çünkü seninle aynı fikirde olmayan her kişi sana farklı bir bakış açısı kazandırıyor, ama ertesi günü yine aynı o tanıdık bildik fakirhanene dönüyorsun benden söylemesi, 50 senedir işleyen nöron bağlantılarını silip başka bağlantılar yapmak zor iş, öyle beyin gibi ufacık bir organın kendi başına yapabileceği bir şey değil, nehir yatağını zorla değiştiriyorlar, her taşkında yenisi eskisi her ikisi birden sular altında kalıyor. Bu arada ‘sen’ kalıbını kullandığıma bakmayın düpedüz kendimden, ‘ben’den bahsediyorum. Üçünçüsü ve benim için en önemlisi de her kitabın/yazarın kör topal bir alıcısı/nefret edeni var. Bu hiç bilinmeyen bir yazar/kitap da olabiliyor ya da tam aksine edebiyat tarihine adını yazdıranlardan biri de… İşte bu gece buluşmalarında bir an evvel oradan çıkıp, koşarak eve varıp, aslına bakılırsa taksiyle, bilgisayarın başına geçmek ve sabaha kadar yazmak istiyorum. Ama tabii ki bu, Kunegond’un en temel yaşam prensibine göre, neymiş tekrar edeyim, ‘çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekliyorum,’ aykırı bir davranış biçimi. Çok uzun bir parantez olduğundan asıl konuya geçebilmek için paragraf atlıyorum.

Durum şudur: Çocuklar okul gezisiyle dağa giderler. Sizinkine ulaşmanın imkanı yoktur. Merak edersin. Sonra yine bir merak edersin, arkadaşlarını ararsın, öğretmenlerini ararsın, ulaşamazsın, en sonunda oteli ararsın, daha gelmedi ya da buradalar ama şu anda yemek salonundalar haberini alırsın, çağırın gelsin bir konuşacağım var dersin çağırmazlar, yalvarır yakarırsın nuh der peygamber demez, ben bu otelin de, organizasyonu düzenleyen okulun da şeklinde içinden saydırırsın, aslında bir sesini duysan rahatlayacaksındır ama görevliyi bir türlü ikna edemezsin, not bırakırsın yemek bittikten sonra odaya çıkarlarken sizinkine versin de seni arasın diye, gece yarısı olur yine aramaz, iyice meraklanırsın, o an telefonla helikopter çağırıp dağa gidesin, olaya el ayak atasın gelir, yataktan kalkıp buzdolabının üzerindeki magnetlere bakarsın hepsi taksi çağırma numarası, bakkal, manav, hatta manikürcü, maalesef helikopter yok, arkadaşlarını ve öğretmeni uyandırmaktan çekinerek tekrar oteli ararsın, sizinkine notu verip vermediğini sorarsın, aaa onlar yemekten sonra hemen dışarı çıktılar daha da gelmediler yanıtını alırsın, nasıl olur gelmediler saat gece yarısını geçti, sabah erken kalkmıyorlar mı, kaçta kalkıyorlar, sabah 6’ya uyandırmaları var, eeee neredeler peki, bilmiyorum hanımefendi diskoya gitmişlerdir, ya bunlar 11 yaşında çocuklar ne diskosu allasen düşünceleri içinde, belki de yüksek sesle söylemişindir, karşıdan burada yaşam böyledir falan benzeri bir yanıt alırsın, ya nasıl ya böyle giderse elden ayaktan kesilecekler, kayma işi bu boru mu yapılıyor, efor gerektirir, dikkat gerektirir, refleks gerektirir, azıcık uykuyla nasıl olacak ha, kazasız belasız nasıl dönecekler sorularına, karşıdan hiç ses çıkmayınca çaresiz, iyi geceler sizi de pek yordum diyerek telefonu kapatır, en nihayetinde grup içinde olduklarını ve seninki ortadan kaybolduğu takdirde fark edileceğini canı gönülden umarak kös kös yatağına geri döner kıvranmaya başlarsın. Gezi ne kadar sürüyorsa artık 4 mü diyelim 5 gün mü, kimi okullarınki bir haftayı bulur, bu kimselere ulaşamama durumu gün be gün daha beterleşir, ta ki canlı malın eve teslimatı gerçekleşene kadar. Bu durum her anne babanın günümüz modern eğitim çerçevesinde bir gün tadına bakacağı bir deneyimdir. O yüzden anlatan arkadaşın sözleriyle değil de genel geçer olacağını düşündüğüm şekliyle naklettim.

Bu deneyimin şöyle de bir iyi yanı vardır, bir sonraki sene çocuğunu ilk defa gönderecek olanlara hava atarsın. Biz bunları çok yaşadık bir şey olmuyor. Bu kadar merak iyi değil, siz de alışacaksınız diyerekten. Hatta bir de anekdot anlatarak süslersin ki ben de öyle yaptım. Dedim ki, Yıl 2012 bizimkisi 17 yaşında liseyi bitirip üniversite okumaya Paris’e gitmiş. Neyse ki bir kaç ay sonra 18’ini tamamladı. Artık kendini de ispatladı, kocaman oldu. Yılbaşından sonra hemen telefonu açıp Şubat tatilinde ben Türkiye’ye gelmeyeceğim, M. ile Grenoble’a İ.’nin yanına gidiyoruz, oradan da dağa çıkacağız, dedi. İ. de gelecek mi? Yok onun okulu tatil olmadı ama hafta sonunda gelmeye çalışacak, zaten olmazsa biz yine dönüşte onda kalacağız. Peki, siz M. ile ikiniz mi gidiyorsunuz? Parantez içinde; İ. ile M. Kiki’nin neredeyse ilkokuldan bu yana liseden mezun olana kadar birlikte oldukları kız arkadaşları. Evet. Nerede kalacaksınız? Bilmiyorum, internetten bir yer bulduk, parasını ödedik gidiyoruz. Adı ne peki? Bilmiyorum. Eh bir bakaydım ben de internetten nedir, nasıldır, ne menem bir yerdir, telefonu falan nedir? Telefonu yok Sisi, orası küçücük bir yer, beş yıldızlı otelde kalacak paramız mı var zannediyorsunuz? Eh peki sana ulaşmak istersek ne olacak? Cep telefonu var ya? Dağda çeker mi? Çeker çeker merak etme. Paris’te senin odanda bile çekmiyor, ya orada da çekmezse? M.’nin telefonundan ararsın sen de… Onun ki farklı şirket, birinden biri çeker. Sen yine de bana yolla şu otelin adını tamam mı? Ders çalışacağım artık kapatıyorum. Bu cümle bizimkinin başı sıkıştığında kullandığı klasik repliktir. Bunu duyduktan sonra hiç şansın yok, uzatmaya kalkarsan aniden hat kesilir. İyi peki, iyi eğlenceler o zaman diyip kapattım. Tahmin edebileceğiniz gibi otelin adı yazılı o mesaj hiç gelmedi ama bizimkiler Grenoble’a gittiler. Her şey iyi güzel. Pazar sabahı karga bokunu yerken trene binip dağa çıkacaklar, cumartesi gece yarısı telefon çaldı; Sisi ben şarjımı Paris’te unutmuşum, telefon birazdan kapanacak. Nasıl yani? Niye yeni bir şarj almıyorsun? E şimdi açık yer nereden bulayım. Niye daha önce fark etmedin? Yanıma aldığıma emindim. Yarın al o zaman. Yarın pazar her yer kapalı, hem çok erken gidiyoruz. Dağda al. Tamam bakarım. Otelde sor bakalım hem şarjları vardır belki. Tamam sorarım ama nasıl olsa M.’nin telefonu var oradan ararsın. Peki o zaman, tekrar iyi eğlenceler, iyi yolculuklar, öptüm.

Buraya kadar bir sorun yok. Otele gittiler, büyük ihtimal hemen kayağa çıktılar, gece aradılar. Biz iyiyiz burası çok süper. Çok sevindim falan diyorum ama aklım hala şarjda. Tam telefonu kapatacaklar sordum. Kiki şarj aldın mı? Burası öyle Uludağ gibi değil, dükkan falan yok, nasıl yani, köy Sisi köy burası, olsa da hiç bir şey yok, restoranlar bile otelden çok uzak, metrelerce yürüyorsun, çok büyük. Peki oteldekilere sordun mu şarjları var mıymış? Sordum yokmuş. Nasıl olur ya? Hadi biz yatıcaz artık çok yorulduk, yarın erken kalkıp siyah piste gideceğiz. Bu da bir evvelki sonlandırma cümlesinin dağ versiyonu. Tamam. Mesaj alındı. iyi eğlenceler. Dikkatli olun, falan filan derken telefon çat kapandı. Ertesi gün öğlen gibi falan telefonum çaldı, hiç bilmediğim bir numara, açayım, açmayayım derken, merak daha üstün geldi alo dedim. Kiki. Sisi, M. telefonunu kaybetti, tepede küçük bir kafeden bir telefon bulduk zar zor öyle arıyorum, burası çok güzel, muhteşem kar fırtınası var, pistlerde kimse yok, sadece M. ile ben kayıyoruz, sen bizi merak etme Paris’e dönünce seni ararım. Ne, nasıl falan dememe kalmadı, çat telefon kapandı. Artık detay falan anlatmıyorum, olay anlaşılmıştır diyerekten, sadece o 5 gün boyunca kurdeşen döktüğümü söyleyeyim. Ta ki bir sonraki pazar günü İ.’nin bizimkilerin fotoğrafını yollayıp sağ salim döndüler mesajı çekmesine kadar…

Bu anı-anekdoktan sonra, başka arkadaşlar başka paylaşımlarda bulundu, gece bir takım konuşmalara doğru evrildi, en nihayetinde zaman geldi biz de kalkıp evlerimize dağıldık. Fakat sen misin böyle biz bunlara alışkınız şeklinde hava atan? Yerine öyle bir oturturlar ki seni…

Kiki bu sene kız futbol takımında. Fransa’da, üniversite dışında büyük okullar tabir edilen değişik kategoride irfan yuvaları var. Bunlara iki sene hazırlık okuyup, sınavla giriyorsun, kazanırsan kabul ediliyorsun. Bunu niye ekliyorum, çünkü Kiki’yi mezun olduğu okula ana sınıfından verirken C.İ. ile şöyle düşünmüştük, aman sınav mınav uğraşmasın, gitsin başka bir yerde istediği üniversiteye yazılsın gönlünce okusun, bizim çektiğimiz ızdırapları çekmesin, şimdi bakıyorum da ne naif bir düşünce tarzıymış, o gitti gene sınavlı bir şey seçti, neyse işte o okulların Tarım Gıda Mühendisliği gibisinden bir bölümünde söylenmeden okuyor. Aklıma geldi de bir tek mi söyleniyordum okurken… İleride ne olacağını kestiremiyoruz, o okuldan mezun olunca her şey olunabiliyormuş, bu yüzden sabırla bekliyoruz, ama toprakla ilgili bir şeyler olacağından da şüphelenmiyor değiliz.

Geçen çarşamba akşamı ailecek What’s Up’laşıyoruz. Grubu Çekirdek açmış, kendisi Belgrad’da, Kiki Paris’te, C.İ. karşı kanepede, ben kendi kanepemdeyim, heyecanla bir şeyler paylaşıyoruz. Gece yarısına doğru uykumuz geldi. Yatıp uyuduk. İlk 24 saat sorunsuz geçti. Perşembe akşamı Kiki’ye What’s Up attım, ulaşmadı, olur böyle şeyler dedim, ki oluyor, çekmiyor telefon, bir kaç saat sonra cevap geliyor, bu sefer bekledim cevap yok, ulaşma işaretini gösteren çift ok da yok. Bilmeyenler için, artık pek kalmadı ya, mesaj baloncuğunun yanındaki tek ok senin yolladığına delalet, çift ok ulaştığının kanıtı, ha cevap verir vermez o onun bileceği iş tabii… Böyle ayrı gayrı olunca ister istemez kendine bir takım şifreli, gizemli anlamlar çıkarma rehberi oluşturuyorsun. Yattım uyudum. Ertesi sabah, yine cevap yok. Öğlen oldu, cevap yok. Artı, mesaj hala ulaşmamış. What’s Up’a en son giriş tarih ve saati Çarşamba gece yarısı. Yani 48 saattir bir yanıt yok. Bu sefer cep telefonundan mesaj attım, okundu yazısını göreyim, cevap vermese de sorun değil. Yine yok, bir türlü gelmiyor. C.İ.’yi aradım. Aaaa, ben sana söylemeyi unuttum, Toulouse’da, Büyük Okullar Gıda Tarım Mühendisliği okuyanlar arasında turnuva varmış, dört günlüğüne oraya gitti. Ne zaman gitti peki? Bilmem en son mesaj attığında birazdan yola çıkacağız demişti. Ne zaman attı peki? Dur bir bakayım ben seni ararım. Beş dakika sonra aradı, Çarşamba gece yarısı demiş. Peki dedim ama… grup harici babasıyla özel mesajlaşması gözümden kaçmadı. Yazdım bir kenara. Telefonu kapatınca nerede olduğunu öğrenmenin sevinciyle biraz rahatladım, diyorum ki müsabakalar, spor, yorgunluk, akşamları yine bir şeyler yapıyorlardır, olmadı eğlence vakti, aman eğlensin de… Fakat sonra Cumartesi günü oldu yine cevap ya da cevap niteliği taşıyacak her hangi bir ‘okundu’, teslim edildi ifadesi anlamına gelen ‘çift ok’ göremeyince tekrar kıllanmaya başladım. Ya bu ne biçim turnuva diyorum. Kesin cep telefonunu kaybetti, şarjını unuttu, ama başka arkadaşlarından alır, haber verir, bu dağa çıktıklarındaki gibi iki başlarına kaldıkları bir ortam değil ki falan derken aklıma Facebook geldi. Baktım Facebook’a 24 saat sonra perşembe akşamı girmiş ama ondan beridir tık haber yok, artı, hiç bir arkadaşından hiç bir aktivite yok. Sakin olmaya çalışıyorum ama beceremiyorum, elimde bilgisayar bu ne turnuvasıdır araştırmaya çalışıyorum, ilgili etkinlik bulamıyorum. C.İ. dedi ki, sen yine de şu yazın İstanbul’a gelen arkadaşına Face’den mesaj at, o futbol oynamıyor ki, gitmemiştir, olsun sen yine de at, diğerlerini tanıyordur, Kiki’ye haber gönderir. Peki dedim yattım. Ertesi sabah oldu, Pazar günü, artık bizimkinden haber alınamayalı neredeyse 96 saati tamamlayacağız, yine de sakin bekliyorum, bu gece Paris’e döndüklerinde ya da Pazartesi sabahı en kötü ihtimal öğlen çünkü erkenden dersi vardır yetişme telaşı derken, bir şekilde haber alırım. Bu arada hiç bir şeye odaklanamıyorum. Elimdeki kitap sakız oldu. Bilgisayarı kaptım ve araştırmaya başladım. Önce Facebook grupları derken, minicik bir bağlantı buldum. Bu etkinliğin 2015 versiyonu adına açılmış az çok bilgi içeren bir site. Perşembe gününe kadar güncelleme var, hatta video klipler var, bizimkinin takımı final maçına kalmış o var ama sonrası yok. Yer yarılmış bunlar gömülmüşler, hiç biri, bir nokta bir virgül olsun, iletişim imaresi vermemiş. Sitenin orasını burasını iyice kurcaladıktan sonra peki bu mekan tam neresiymiş bir bakayım diyerekten tıkladım, oranın yerel haber ajanslarının twitter hesaplarını bulup tweet’leri incelerim falan diyordum ki devasa bir stadyum fotoğrafının altına yazılmış alttakine benzer kısacık paragrafı okudum:

Turnuvaya katılacak olan okullar valizleriyle gelip, arka bahçeye çadırlarını kuracaklar ve 4 gün 4 gece spor yapıp çılgınca eğleneceğiz.

Oh dedim içimden şimdi anlaşıldı olay, bunlar bir zamanların WOODSTOCK müzik efsanesini sporla, olimpik oyunlarla, ateş yakıp dans ettikleri gecelerle yapıyorlar. Üstelik de tüm okul gitmiştir bu curcunaya… Ki tahminimde haklıymışım, Kiki, Pazar akşam üstüne doğru telefon açtı. Ses gitmiş tabii, fısıltıyla zar zor anlaştık, aslında sabah 10’da binmişler otobüse ama çok yorgun olduğundan uyumuş o yüzden hemen arayamamış, ben de önemi yok zaten sana neden ulaşılamadığını buldum sonunda dedim, bileydim çadırlarda kalacağınızı… Anne babalar böyle saf oluyor işte, her ne kadar biz de kendi gençliğimizde çok gördük geçirdik desek de her nesil özgün tarzını ortaya koyuyor. Böyle çılgınca bir spor organizasyonu… gerçi büyük okulların tarım gıda mühendislikleri arasında yapılan bu turnuva gelenekselmiş, bunu da öğrenmiş olduk, söylemeden duramayacağım hayalimde spor oyunlarının yapılacağı stadyuma yakın havuzlu saunalı masajlı felan bir otelde kalırlar şeklinde canlandırmıştım.

Reklamlar