Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

IMG_3788

İlk defa olarak bu kadar çok kitabı aynı anda okuyorum. Tam 6 adet. Karışmıyor mu? Unutmuyor muyum? Bazılarını evet ama bazılarını hayır.

Önce Jack Kerouac’ın Yolda’sına başladım. Keyifle okuyordum. Bitmesin diye yavaş yavaş, sindire sindire okunur ya, her cümlenin, her kelimenin, her harfin üstüne basarak aynen öyle, adeta içten seslendiriyordum. Tam bitmek üzereyken ne oldu bilmiyorum, araya bir çok kitap girdi. Yine de gece gündüz aklım fikrim bu kitapta. Kerouac’ın antolojisini yaptım. Her birini sırayla okuyacağım. San Francisco Beat Museum’da son çıkan ama ilk yazdığı The Town and The City’den bile önceki The Sea is My Brother’ı aldım. Kitap edinimi bende pırlanta yüzük etkisi yapar.

Sonra Orhan Pamuk paneline gidebilme fırsatı çıktı, Sessiz Ev’i bir daha okumak istedim. Yolculuk falan derken hem panele katılamadım, hem kitabı bitiremedim. Şunu anladım ki, çocuklukta sevdiğimiz kitapları defalarca okur, filimleri her bir repliği ezberleyene kadar seyrederdik ya, büyüyüp kadın ya da adam olunca neden vazgeçeriz ki bu huydan. Aniden miktarlarda skor tutma hırsı bürür insanoğlunu. Sayıca eksilen hücrelerin yerine geçeceğini mi sanırız nedir, muamma bir tutum.

Mavi Neşe’nin Soğuk Ses’i geçen ayın okuma kulübü kitabı, bitiremediğim ikinci kitap. 95 inci sayfadan öte gidemedim. Dün diyordum ya, bu okuma grupları zihin açıyor. Nedenini kitabı okuyup seven arkadaşlar konuşurken anladım. Benden başka herkes sevmiş ve bitirmişti zaten. Bir kişi vakti olmadığından okuyamadan gelmişti onu da affettik. Kitabın daha ilk başlarında yarılmalar başlıyor ve bu yarılmalardan birer kimlik çıkıyor, işte ben o anı büyük ihtimal 13 saatlik San Francisco uçağında uyuklayarak geçtim, suçu üstüme almayı hiç sevmem, kişilik bölünmesi olayını anlamamışım. Diyorum kim bunlar, hepsi aynı telden gibi ama farklı da… Dolayısıyla tekrardan hakkıyla okunacak ve ondan sonra yazılacak.

Sonra geçenlerde William Zinsser’in İyi Yazmak Üzerine kitabının 30.Yıldönümü Baskısını Kadıköy’deki 6:45 yayınevinde buldum. Bloga tekrardan yazmamı teşvik eden de o oldu. Bana sorarsanız bu kitabın her cümlesi bir cevher. Yazıda tarz üzerine yazdıklarına bayıldım.

Tarz dükkanı diye bir şey yok; tarz, yazı yazan insanın saçı kadar organik bir parçasıdır veya kelse saçsızlığı kadar. Tarz eklemeye çalışmak peruk takmak gibi bir şeydir. İlk bakışta eskiden kel olan insanı genç hatta yakışıklı gösterir. Ama tekrar baktığınızda -ve söz konusu peruksa illa ki tekrar bakarsınız- ortada yanlış bir şey var gibi gelir. Problem bakımlı olup olmaması değildir; gerçekten iyi görünür ve peruğu yapanın becerisini takdir ederiz. Önemli olan şey onun artık kendisi gibi olmamasıdır. […] Okuyucu onlara bir şeyler anlatan yazarın içten olmasını ister. Bu yüzden en temel kural şudur: kendiniz olun.

Kitap yarıda kaldığı için üzülmüyorum, çünkü ağır ağır sindirerek okunacak bir kitap. Belki de başucuna layık.

Lena Dunham’ı Girls dizisinden tanıyor ve keyifle takip ediyorum. İlk yaptığı kendi hayatından bahseden filmlerini, Creative Non Fiction ve Tiny Furnitures, gözlerimi kırpmadan izledim. Zekasını, yeteneğini ve cesaretini takdir ettiğim bir kadın Dunham. En son youtube’daki The New Yorker dergisi festivali konuşmasını izledim. İçten ve samimi, içten ve samimi aynı anlamı mı taşıyor, bunu yazdığımda nüans farkı gibi bir şey mi oluyor bir an tereddütte kaldım, ilk fırsatta sözlüğe bakıla, korkuları yok değil ama bunların üstüne gitme yolunu seçmiş. Hayranıyım. Dolayısıyla kitabı çıktığında ingilizcesini almıştım. Okuyanus’un türkçe baskısını görünce onu da aldım. Dün gece onunla yattım. Bu sabah içim başka bir kitap için kıpır kıpır uyandım. Sanırım bu aralar, uçarı tipler vardır ya aynı anda 3-5 aşığı birden idare eder, işte öyleyim. Bunun bizde bir ismi var nasıl unuturum, Sadık Şendil Yedi Kocalı Hürmüz, oh bir an içim rahatladı, bir kitaba daha yer var, Yedi Kitaplı Qune…

Bu sabah başladığım son kitap, Iris Murdoch’un Rüya Sakinleri, okuma gurubuyla bu ay okuyacağımız kitap. Moderatör benim. Bu sefer hakkıyla çalışmak istedim. Iris Murdoch’un Kesik Bir Baş ve Tek Boynuzlu At’ını neredeyse çocukluk denecek kadar uzak bir tarihlerde okumuştum. Anıları yeniden canlandırmayı, hayatını daha detaylı incelemeyi ve bir kitabını daha okumayı, büyük ihtimal Ağ, tasarlıyorum. Gerçi benim bildiğim Qune bunları istek listesine yazar ve hiç birini yapmaz, sonra da söylenir, yazılar döşenir. Neyse bu sefer biraz daha kararlıyım.

Yarın sabahtan Kiki’nin oraya uçuyoruz. 6 gün sonra yeniden İstanbul’dayım. Bu arada sesim çıkmazsa ki büyük ihtimal çıkmaz, bilin ki ya geziyorum ya da bu 6 kitaptan birini okuyorum. Hangisini götürsem acaba? Seçim yap Qune. Biliyorum olayı aceleye getirip son anda hepsini birden bavula tıkmayı düşünüyorsun ama bak akıl var mantık var. Olacak iş değil. Her seferinde onca yükü taşıyınca pişman oluyorsun. San Francisco’ya Shakespeare’in külliyatını tam fırsatı diyerek götürdün hangi birini okudun ha… Ha… Sana soruyorum, cevap ver Quneeee…

Reklamlar