Etiketler

, , ,

1-IMG_5090.JPG

Dönüş uçağı rötar yapınca zaten bir parça erken gittiğimiz havaalanında epeyce bekledik. Bu yolculukta bana Türkiye’yi aratan tek şey hava limanları oldu. Canını yiyeyim Atatürk’ün ve Sabiha’nın. Lounge’ına giremesen bile 24 saat açık dükkanları, Starbucks’ı, barları, restoranları… San Francisco’nunki de aynı Miami’ninki gibiydi, akşam altı deyince herkes kepenkleri indirip ortadan toz oluyor, yerlerde süründük. Neyse sonunda uçağa binebildik. Rötarlı geleceğiz derken nasıl oldu bilmiyorum, önümüzdeki ekran 10 saat sonra İstanbul’a iniş göstermeye başladı. Şu an Cenevre cenahlarını geçtik, iki saat on yedi dakika sonra Atatürk’teyiz. Halbuki giderken 12,5 saatte zor gitmiştik.

Yolculuk epey zorlu geçti. Hiç bu kadar uzun süreli şiddetle sallanmamıştım. Önden Kiki bile dönüp baktı, ne oldu dedim, böyle yaptığında korkuyorum, ben de dedim, ama şu an öyle uykum var ki korkuyla uğraşamayacağım. Gerçekten de endişelenemedim bile küp gibi uyumuşum. Atlantik boyunca sarsıntı kesilmedi. Trende gibiden de öte bir şeydi. Bir zamanların bugi bugileri vardı. Lunaparkta binerdim. Roller Coaster’ların ilkeli. Minikler için olanı. Hatırlayan varsa aynı onun gibiydi. Neyse, uçuş korkusu olanlara uzun uçak yolculuğunu tavsiye ediyorum, daracık koltuklar arasında o kadar uzun süre kalıyorsun ki, hiç bir insan bedeni bu kadar uzun süre korkuyla yaşamaya programlı değil, işte bunu anladım, bir anda silkinip kendine geliyor. Korkunun üzerine gitmek gerek lafını algıladığım anlar oldu bu Amerika seyahatleri.

Bugün için daha başka ne yazsam bilmiyorum. Kanat üzerinde olduğumdan manzara sıfır. Önümdeki filmler derseniz gidişte zaten altısını seyretmiştim, geriye kalanlar ya zaten seyrettiklerim ya da hiç seyretmeyeceklerim. Bir de THY filmlere sansür uygulamış, aradan sahneler eksik ya da mesela plajdaki kızların popoları göğüsleri buğulu. Hiç keyfi olmuyor. Bunun da zıvanasını çıkarmışlar. Yemekler derseniz eskisi kadar iyi değil, ya da ben alıştım. Patlıcan, pilav ve humustan kus geldi.

Bu aralar Iain Banks’in Eşekarısı Fabrika’sını okuyorum. Gerçi 12 günlük yolculuk boyunca yalnızca birinci bölümü bitirebildim, izlenimim ilginç, yer yer komik. Kitabın ne anlatacağını merak ettim. Florida’da kitapçıya gidecek zaman olmadı. Hava alanından bakarım diye düşündüm ama İncil ve türevleri, bir iki aşk, macera romanı, bir iki kişisel gelişim kitabından başka bir şey yoktu. Bir de Stephan King. Dergi derseniz ne New Yorker ne de Paris Review. New York hava alanını merak ediyorum. Orası da bunlar gibiyse… David Foster Wallace’ın Infinite Jest’ini almak istiyordum, olmadı. Aslında kindle edisyonu var ama, elimde basılısı olsun diye çok arzu ettimdi. Yine de kitapsız dönmüyorum, Hemingway’in evinden, Dali müzesinden aldıklarımı sayarsak.

Bugünlük bu kadar yeter, uzun süre ara verince günlüğe ne anlatılır, ne yazılır unutmuşum. İki normal, bir dev boy kavanoz yüzde yüz fıstık ezmesi aldım, kavrulmuş, tuzlu. Çok heyecanlıyım. Amerika’nın old fashion recipe’larından öyle lezzetliler ki, umarım yağları bavula akmaz.

Özetle, yeni bir yıla başlamış gibi değilim şu an. Hem de hiç. Florida otuz dereceydi. Gelmeden bir gün önce tekne turu yaptık. Kaptan kız, miçosu da kızdı, erkeklerin hakimiyetinde olmayan bir tekne gezisi çok mükemmeldi, havaların yaz aylarında daha da sıcak, daha da ıslak olduğunu söyledi, şimdilerde ılıkmış, ne ılığı… Cehennem sıcağı vardı, Temmuz Antalya’sından beter.

Alplere geldik, birazdan sabah kahvaltısını dağıtmaya başlayacaklar, iyisi mi azıcık okuyayım.

Not: Amerika dönüş yolculuklarında taze portakal suyu da yok.

 

Reklamlar