Etiketler

, , , , ,

1-IMG_1512.JPG

Dün akşam saat 19 gibi havaalanından eve geldik. Kediler ortadan toz olmuş. Hatta birini bayağı aradık, bulamayınca hafif paniğe kapılmakla birlikte çareyi Kiki’nin okulda çaldığı flütü aramakta bulduk. Benim çalmama saklandığı yerden çıkmadı, halbuki diğer ikisi bacaklarıma dolanmaya başlamıştı bile… Sonra flütü eline Kiki aldı, Şişko’nun (saklanan kedinin ismi) iyi bildiği melodi duyulur duyulmaz kendisi de iç odadan koştura koştura geldi. İçimiz rahat etti. Fakat gece yarısına kadar hiç biri yüz vermedi. Yalancıktan tabii, çünkü üçü birden yatakta üzerimdeydi. Bu sabaha sorun kalmadı. Bilgisayarın tepesinden inmez oldular.

Gitmeden önce buzdolabında sebze meyve bırakmıştım. Hiç biri bozulmamış. Hatta muzlar vardı, dış kabuklar hafif kararmış ama içleri sert. Yeni bir saklama tekniği buldum. Bundan bahsetmeliyim. Her şeyi, limonları, patatesleri, soğanları, domatesleri ve asıl yeşil yapraklıları yıkayıp bazen de yıkamadan ama kuru bir şekilde kese kağıdına koyuyor, sonra da bir naylon torbanın içine yerleştirip ağzını sıkıca kapatıyorum. Ne bir kararma oluyor ne de pörsüme. Ama şahsen 15 gün dayanacaklarına pek ihtimal vermiyordum. Gelip de taptaze bulunca sevindirik oldum.

Neyse asıl bahsetmek istediğim dün gece geldik ama bu sabah Kiki’nin Paris’e dönmesi için tekrar havaalanına gitmek gerekiyordu. Biletleri erkenden almama rağmen Sabiha’dan kalkan uçaklar çok pahalı olduğundan hadi demiş Atatürk’ten almışım, ne büyük hata. Bir de kar yağdı ya, bizim külüstürde de kar lastikleri yok, taksiyle gidip gelelim dedik. Bayağı tuzlu oldu. Üstelik aceleyle çıkarken anahtarı kapının arkasında unuttum. Kapıyı çeker çekmez aklıma geldi ama boşuna. On beş günü otellerde geçirince günlük alışkanlıklar hafızası tamamen sıfırlanmış. Biraz önce de çamaşır makinesini çalıştırmakta zorluk çektim.

Fazla uzatmayayım, Kiki’yi götürdük, aynı taksiyle geri geldik. Bu arada anlaşıldı ki benden başka kimse, C.İ ve Çekirdek, evet Kiki’yi havaalanına üç kişi götürdük, yanına anahtar almamış. Neyse ki yokluğumuzda kedilere ve çiçeklere bakan alt komşuda bir yedek vardı. İnip onu aldık belki arkada kalanı iter düşürür diye… Ne boş umutmuş. Çilingir çağırmak zorunluluk halini aldı. Bize görece yakın, Suadiye’de oturan birini bulduk. 20 dakika sonra gelirim dedi. Hava da nasıl soğuk anlatamam. Bir gün evvel yat gezisi yapıp, denizin dibinde balık, sünger, yosun, deniz anası vs seyretmiş, kumsalda az da olsa bronzlaşmış insana kar havasının nasıl geldiğini tarif bile edemem. Kelimeler yetmez. Bari dedim markete gidip biraz sebze meyve alayım.

Dönüşte çilingir de gelmişti. Birlikte yukarı çıktık. Adam çantasını açtı, içinden bir tornavida çıkardı. Hemen atladım, kilit değiştirmek zorunda kalacak mıyız? Yok, dedi. Eğer kilitli olsaydı evet, ama siz çekip çıkmışsınız hiç gerek yok. Oh içim rahatladı, yine de endişeyle bakmaya devam ettim. Bizim kapı, güzel kapı. Aman kıymığına zarar gelmesin. Adam tekrar çantaya döndü ince, el kadar bir teneke levha aldı, kredi kartından biraz daha büyükçe bir şey. Filmlerdeki soygunculara benzedi. Aletler açısından diyorum. Hem de aynısının  tıpkısı.  Çilingir, maymuncuk kelimeleri nedense bende daha profesyonel bir yaklaşım, farklı teknikler çağrıştırırdı, bugüne kadar. Sonra, tornavidayı alttan soktu kapıyı araladı, aralanan yere teneke levhayı soktu, yukarı doğru kaydırarak sürükledi, hani kredi kartlarının manyetik alanını geçirirsin ya kasadan falan onun gibi ama aşağı değil yukarı doğru, kilit hizasına gelince tak kapı açılıverdi. Yirmi dakika heyecanla beklediğimiz çilingir kapıyı şıp açıverince evlerin içine gerçekten de ne kadar kolay girildiğini anlamış oldum. Nasıl yani ifademi gören adam kilitli olsaydı biraz daha geç açılırdı ama bize kilit dayanmaz dedi. Nasıl içimi rahatlattı yani, bu kadar olur.

Şimdi yazarken düşünüyorum da evlere paso girilmemesinin nedeni aslında insanların birbirine olan saygı ve sevgisinden. Yoksa o kadar basitmiş ki açılması… Ortalıkta kötü niyetli insanlar çoğunlukta olsaydı inanın her an herkesin evine birilerinin giriyor olması gerekirdi. Biraz pollyannacılık oynamak oldu sanki ama… böyle hissettim.

Eve girdik sonunda ama iş güç bitmedi. On beş gün tatil yapıyorsan eğer o tatilin organizasyonuydu, baştan hazırlığıydı, dönüşte toparlanmasıydı falan valla on beş günden çok daha fazlasını heba ediyorsun. Ne o dinlenecek, eğlenecektik. Yine de nankörlük etmeyeyim. Çok iyi geldi. İlk defa olarak eve dönmek istemedim. Florida’nın sıcağı, nemi ve had safhada açılmış klimalalı iç mekanlarına rağmen. Bizdeki gibi dışarı çıkacakken değil içeri girecekken giyiniliyor orada, elin memleketinde. Utanmasam bere, atkı, eldiven de taşıyacaktım yanımda.

Not: Havaalanı feci kalabalıktı. Ek seferler konmuş. Check-in kuyrukları neredeyse dışarı taşacak derecedeydi, biz yine de şanslıydık, bir çok kişinin yeri, önceden check-in yapılmadığı için düşmüş, uçamayacak olanlar olay çıkardı. Arbede açısından epey bereketli bir gündü. Nerede çokluk orada bokluk deyimi bir kez daha yerindeliğini kanıtlamış oldu.

İkinci Not: Fotoğraf Key West’de gün batımı ve yelkenli.

Üçüncü Not: Eğer bu hız ve hevesle gidersem, tüm yolculuğu da anlatır sonra San Francisco ve eski Yugoslavya ülkelerine de geçer, günlüğün eksiklerini bir ölçü de olsa tamamlarım

 

Reklamlar