Etiketler

1-IMG_4786 (1).JPG

Yeşim yokuş yukarı koşarak hızla yanıma geliyor. Nefes nefese. Görüyorum bir alıyor, bir veriyor. Biz veliler okulun arka çıkışındaki dik yokuşta, çift kanatlı, kara demir kapının tam karşısında ikili, üçlü, hatta beşli, eğik ağaçlar misali, yokuş ya, kendimizce bir duvar örmüşüz, birazdan başlayacak çocuk erozyonuna karşı duruyoruz. Tek duranlar, benim gibi ara sıra günlük takılanlar. Hava güzel olduğunda, işten izin alındığında, yakınlarda bir randevuya gelindiyse, önemli bir olayın bildirisi yapılacaksa, müdür çağırmışsa… Yeşim diğerlerinin aralarından, derelerinden, bir sağından, bir solundan dolaşarak ve her adımda yukarı ilerleyerek bu insandan ormanı yarıp geçiyor. Yukarıdan yanıma yaklaşmasını izliyorum. Ne rüzgâr, ne yağmur, ne kan, ne ter, uzun kıvırcık saçlarının genel şeklini bozabilir. Bir bütün halinde zıplıyorlar. Bir aşağı, bir yukarı…

Aramızdaki mesafe azalınca dayanamadım seslendim.

Daha beş dakika var, acele etme.

Açığı iki adımda kapattı. Ben olsam ağzımı açmadan önce kıpkırmızı kesilmiş suratımla bir müddet kendime gelirim. Oysa o, tam aksine, esmerliğin de verdiği avantaj ve pürüzsüzlükle, fark edemediğim bir anda soluklanmış olmalı, güzellik uykusundan uyanan kedi sakinliğinde, ne bir ıslaklık, ne bir nefes tıkanıklığı, akımı kestiğin anda bobinin içinde donup kalan bir enerji, biran önce vardı, şimdi yok,

Müjdemi isterim, dedi.

Şaşkın şaşkın yüzüne baktım.

Ne çabuk unuttun. Senin şu yazarla bize bir akşam yemeği ayarladım.

Derin sessizlik, yüzüne aval aval bakmalar.

Eh, ne diyorsun?

Ani aydınlanma. Yüzümde en nihayetinde bir anlam belirmiş olmalı ki Yeşim’in merakla bekleyen bakışlarından sonra gelen iç rahatlamasını, hani koltukta arkasına dayandı cümlesini okuduktan sonra zihinde beliren imaj, gözümle izliyorum. Küçük hareketler ve büyük etkiler.

Severek okuduğum yazardı. Kendisiyle tanışmak en büyük arzumdu. Öylesine beğeniyordum kitaplarını… O satırları yazan kalemi tutan adama, neredeyse tutulmuştum.

Nasıl olacak o iş, biraz daha anlat, dedim.

Kaynağını söyleyemem ama bizimki haftada bir akşam, genellikle cumaları yazarçizer arkadaşlarıyla evinde yemek yermiş. Eğer sen de tamam dersen, bunlardan birine kendimizi davet ettireceğiz. Ama ücretli.

Nasıl yani ücretli? Neden?

Neden olmasın? Geçen sene Yaprak’ı Eurodisney’e götürdüğünde, Mickey ile kahvaltı etsin diye kaç para bayıldın?

Haklıydı. Hem esmer, hem güzel, hem haklıydı. Ücret bir aylık maaşımın dörtte üçünden fazlaydı.

Tamam, dedim. Peki, bu fiyata neler dahil?

Saray Sofrası’nın yemekleri. Bir adet garson. Limitsiz içki. Bir fotoğrafçı. Gecenin unutulmaz enstantanelerini albüm yapıp teslim edecek. Yazarın şahsımıza imzalayacağı yayınlanmış tüm kitapları. Son basılan romanının el yazması taslaklarından imzalı bir sayfa. Üzerinde çalıştığı henüz yayınlanmamış olanı olsa daha iyi olurdu tabii ama bu konuda kesin prensipleri varmış. Hatta biz evinden çıkmadan fotoğrafçının hazırlayıp getireceği albümün birinci sayfasına akşamın anısına bir şeyler karalayacak. Toplam ederini bir düşünsene…

Gerçekten de mükemmel bir fırsattı.

Ne diyeceğimi pek bilemedim.

Kızım havada karada atlaman lazım. Yatırım gibi düşün. Torunlarına bırakırsın. Bizimki artık uluslar arası bir yazar. Diyelim kendi ülkesinde takdir edilmedi diğerlerinde edilir.

Sesim çıkmadı.

Bak, geçen ay Paris’te Seine kıyısına yakın ara sokaklarda dolaşıyordum. Gece yarısı… Vitrinlerden birinde şöyle sarımsı soluk bir ışık dikkatimi çekti. Yaklaştım. Beyaza çalan zemin üzerinde kül rengi eski sayfalar. Bir zamanların yazarları, düşünürleri ve veya politikacılarının el yazması mektupları, bir hayrana verilen bir iki satır klişe cümlecik, peçete üzerine atılmış bitarafı kırık bir imza, hatta yapılacaklar ve daha da hatta alışveriş listesi gibi banallikler. Çoğunda dolma kalem ya da sanırsın İsa’dan önceki daktilo kullanılmış. Ne diyeyim önce dekorasyon zannettim, satılan malı anlayabilmek için şöyle bir bakındım. Görünürde başka bir şey yok. Sadece köşeleri erimiş sarı sayfalar. Neyle yaşıyor ulan bunlar? Nereden baksan lüks mahalle, lüks dükkan. Kiralar ateş pahası. Öyle meraklandım ki ertesi gün şafak vakti, atıyorum tabii, yeniden gittim. Meğer mallar vitrindekilermiş. Etiket koyacak kadar aşağı inmemişler. Her düzeyli dükkân gibi fiyatı içeri girince öğreniyorsun. Dudağım uçukladı. Çoğu da satılık değil ha… Haberin olsun. Prestij.

Havada karada atlamam lazım. Biliyorum. Uzun süre beklediğim, hayallerini kurduğum fırsat işte el mesafesinde ve erişmiyorum, uzanmaya yeltenmekte çekimser kalıyorum. Anlaşılır gibi değil. Murada ermek değil sanki derdim. Yıllarca birlikte yaşamışız, arzum ve ben. İçimde bir garip hüzün…

Duraksadığımı gören Yeşim devam etti.

Bir de şöyle düşün. Bu tür koleksiyonlar olmasa, Victor Hugo’nun 25 Ocak 1860 tarihinde kış ortası canının kıpkırmızı Çanakkale domatesi çektiğini, bulamadığını ve büyük ihtimal sırf o mahrumiyet hissi yüzünden Sefiller’i kaleme aldığını hiç öğrenemezdik.

Dedim ya bir garip hüzün, hafif bir tedirginlik. Diğer yandan Yeşim’e hak vermemek elde değil. Zaten millet olarak başımıza ne gelmediyse hep bu merak yoksunluğu yüzünden gelmedi. Fikrim odur. Bir zamanlar merak etmiş olaydık, belki de atom bombasının tescili elimizde olur, sırf franchising’den köşeyi dönebilir, kitle imha silahları yerine bugün caydırıcı nükleer egemenlikten söz eden ülkeler arasında olurduk. Bazen kendimi tanıyamam, içimden konuşanı anlayamam. O şahıs ne zaman ve nasıl girmişse girmiştir işte, çıkmaz bir türlü.

Peki, dedim kimler oluyormuş o yemekte?

Bize ne… Kendisi seçecek. Bir şair, belki bir yazar arkadaşı daha, düşüncelerine değer verdiği bir iki dostu. Hepi topu üç, dört kişi. Bırak ilerideki yatırımın değerini, elimize fotoğrafları alınca ona buna gösterir, ne hava basarız, portreyi görebiliyor musun? Para ödediğimizi söylemeyiz tabii. Var mısın, yok musun?

Merakım uyanmış, iştahım kabarmıştı bir kere…

Tamam, dedim.

Perşembe akşamından manikür pediküre gittim. Saç boyatmak olmaz, üç beş gün kimyasal kokarsın, istediğin kadar yıkan-parfümlen geçmez o koku bir türlü. Ağda yaptırdım. Ne olmaz ne olmaz. Cuma sabahı çok keyifli kalktım. Eşimi ve Yaprak’ı yolcu ettikten sonra işe taksiyle gittim. Arabayı almak, otopark, trafik derken zul olacaktı. Kız anneannesinde, eşim gece vardiyasında. Oh, kekâ… Biz de Yeşim’de sabahlarız diye düşündüm. Hem sonra içkili araba kullanmak da keyfimi bozar. Geçenlerde şirket yemeğinden dönerken İK’cıları yakalamışlar, arabadaki abisinden kalma doktor logosuna istinaden acil vakaya gidiyorum, bizim teyze oğlu da sizin gibi polis, çalışma koşullarınız da bayağı zor yahu falan filan bana mısın dememiş, ehliyet gidivermiş.

Öğlen kendimi yeniden kuaförde buldum, bu sefer fön çektirdim. Aman dönmeli olsun, bir zamanların Hollywood yıldızları gibi… Ofiste günü zor tamamladım. Akşamı düşünmekten hiçbir işe odaklanamıyordum. Mesai süresince nette gezindim. Türk Edebiyat Tarihini gözden geçirmeye çalıştım. Biraz da yabancı düşünürlere baktım. Kafam biraz karıştı ama olacak o kadar. Akşam çıkışta hem heyecanlı, hem tedirgindim. Kararlaştırdığımız gibi Osmanbey metrosu çıkışında Yeşim’i beklemeye başladım. Erkencilerdenimdir. On beş dakika kadar bekledim. Gelmeyince cebinden aradım. Ulaşılamıyordu. Tedirginliğim iyice arttı. Evini aradım. Kızı açtı.

A-ah… Figen teyze annem derste, telefonunu açmaz.

Nasıl yani? Bu akşam buluşacaktık onunla. On beş dakikadır bekliyorum.

Ay Figen teyze, seni aramayı unuttum. Annem çıkarken bana Figen teyzeni ara, bu akşam gelemeyeceğimi, dersi kimseye satamadığımı söyle. Özür dile demişti. Vallahi aklımdan çıkmış. Özür dilerim. Anneme söylemezsin değil mi?

Ne cevap verirsin şimdi çocuğa… Yeşim dersini kimseye satamadı, ama beni sattı. Hem esmer, hem güzel, hem haklı Yeşim, aynı zamanda çok adiydi. Hali hazırda bir gitarın akort mandalına sarılı sinirlerim daha da bir gerildi. Şimdi bu yemeğe ben de gitmesem hiç olmazdı. Bunca hazırlık. Bunca heyecan. Hem parasını da ödedim. Bu fırsat bir daha nasıl ele geçer? Bu Cuma gecelerinin varlığı her an ortadan kalkabilir yalan mı? Sonuçta adam dünya çapında ünlü olmaya başladıkça seyahat, seminer, imza, fuar programları da bir o kadar yoğunlaşır. Eh Yeşim! Önümden geçen ilk taksiyi durdurdum.

Cihangir, dedim.

Arabayı apartmanın tam önünde durdurarak indim. Yazarın dairesi en üst kattaydı. Çatıdan görünen manzaranın güzelliğine bakıp, beyaz şarabını yudumlayarak o güzelim satırları yazdığını düşünmek içimi titretirken gelen asansöre daldım. Kırmızı Şarapçı da olabilirdi. Rus ve İrlanda edebiyatından bu kadar etkilendiğini söylediğine göre Votka ya da Viski seçeneklerini de göz önünde bulundursam yeriydi. Yok, yok beyaz şarap en yerinde seçenek. O güzelim kelime dizimlerini açığa çıkaracak başka bir içki düşünemiyordum. Neredeyse kesinlikle doğru olduğunu düşündüğüm tek şey, Tekila edebiyatından söz bile edilemeyeceğiydi. Gözlerim boş boş ayna aradı. Koskoca bir yazarın oturduğu pek koskoca olmayan apartmanın asansöründe, ne olsa eski semt, nerede öyle şimdiki havuzlu verandalı villalar, tek bir ayna parçası bile olmaması neredeyse gözlerimi yaşarttı. Son rötuşlarımı yapmak üzere üzerinde siyah kat düğmelerinin bulunduğu parlak alüminyum plakanın kenarına suratımı yapıştırarak rujumu, göz makyajımı, saçlarımı kontrol ettim. Her şey mükemmel, akma taşma kokma yok. Evren insanı mecbur bırakmaya görsün, işini her yerde, her şekilde görürsün… Özel sektör yaratıcılığı kamçılar, her zaman demişimdir.

Asansör kata geldiğinde kendimden gayetle emin adımlarla koridora çıkış yaptım. Topuklularımın mükemmel melodik tıkırtısı ki yalnızca yıllanmış apartmanların o eski taş zeminlerinde duyulur, tedirginliğimi bir süreliğine dindirdi. Kapıyı çaldım. Giysilerinden o gecenin garsonu olduğu anlaşılan gençten bir çocuk açtı. Aniden dört, beş erkeğin arasında bir başıma olacağım gerçeği kafama dank etti. Üstelik nerede olduğumu Yeşim’den başka bilen de yoktu. O da şimdi bir kaç gün, beni yatıştırma işini bahane ederek ortalardan kaybolurdu. Hay aksi, bunu hiç düşünmemiştim. Günlük gazeteleri okursan işte böyle korkarsın. Satmışım gazetesini… Hem hiçbir haberine güvenmezsin hem de…

Buyurun sizi bekliyorduk.

Daha fazla uzatmadan hole girdim. Yer taş. Tavan basık. Lamba sönük. Grilik bir sis gibi etrafı sarmış. Oradan salon kapısının eşiğine vardım. Salonda oturmuş, sohbete başlamışlar. Aylardan mayıs, hava henüz kararmamış. Geniş camlardan görünen öndeki kilisenin kubbesi öylesine yakın ki, huşu bulmamak mümkün değil. Ardından karşı kıyılar yüzünden alabildiğine uzanmayan mavi deniz, birazdan yıldızlı pijama laciverdine çalacak olan henüz mavi gökyüzü. Beni görünce ayağa kalktılar. Yazarım, canım. Hiç de fotoğraflarında göründüğü gibi değil. Durmuş, oturmuş adam havası var. Kitaplarının arka kapağı için eski gençlik fotoğraflarını mı veriyor ne yapıyor? İçimden alçak diye geçirdim. Gözlerim diğerlerine kaydı. Konuklardan bir tanesi kadın. Tam neyse ki diyordum… Yüzüme rahatlama ifadesinin yayılmasından korkarak iyice saçmaladın artık dedim. Bu arada ben bu kadını bir yerden tanıyacağım. Klasik numara gibi ama gerçek. Bir türlü çıkaramadım. O da yazar galiba derken, hah-işte oldum. İsmi-lazım-değil, yanılmıyorsam Kuantum fiziği ile ilgili kitapları vardı. Hiç birini okumamıştım. Paralel evrenler. Evrenler arası seyahat eden kediler. Tüm fizik bilgim ortaokuldan kalma çıkrıklar ve kaldıraçlar. Hem kuantum denilen şey, taş değil miydi? Sanki evin bahçesine kuyu açacağım. Altını temizlemek için buzdolabı çekmişliğim bile yoktur. Ya Kuantum şeyiyle kedi olayı? Eyvah, diye düşündüm. Bunun mantığını da hayatta çözmüşlüğüm yoktur. Kedi var ama yok. Çat burada, çat orada, anlaşıldı seviyemin çok üstünde bir kadın bu, çat kapı arkasında. Üstelik yazarım canım o prestijli ödülü alınca haksızlık diye bas bas bağıran, edebiyatıyla değil politik görüşü ile almıştır beyanatları veren de bu değil miydi? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu şimdi… İçimden iyi ki okumamışım kitaplarını diye teselli buldum. Sevdik mi yürekten severiz, ölümüne gideriz yanım da yok değildir hani…

Diğer iki adamı da gözüm bir yerlerden ısırıyordu ama bu ismi-lazım-değil’le bu kadar vakit kaybedince üzerlerinde durmadım. Nasıl olsa gece uzun ve ben artık kapı eşiğinden içeri girme zamanını çoktan geçtim. Farkındayım. Gülerek yazarıma yaklaştım, o da diğerleri gibi bana baktı.

Hoş geldiniz. İyi okurla buluşmak daima bir zevktir, dedi.

Elini uzattı. Uzatılan eli sıktım ama gülümsemekle yetindim. Evet, kitap arkasındaki fotoğraflarında olduğu gibi değildi ama çekiciliği, karizması tastamam yerindeydi. İstesem de, böyle gözlerinin içine bakıyor durumdayken ağzımdan tek kelime çıkartamazdım. İş çıkışında acele etmeyip, önce birkaç kadeh bir şeyler yuvarlamayı neden düşünemediğime hayıflandım. Üstelik geçen hafta işler çok yoğun olduğundan kitaplarını da planladığım gibi gözden geçirememiştim. Üç beş ay önce ayılıp bayılarak okuduğum son romanını bile detaylarıyla değil, ancak bende bırakmış olduğu genel izlenimini ve bir kaç sahnesini hatırlayabildim. Hâlbuki ne olurdu birkaç cümle ezberlesem onları burada şak döksem. Sohbet sırasında iki lafından biri şu kişi böyle demiş bu kişi şöyle buyurmuş diyip alıntı yapanlar, birincisi bu kadar cümleyi nasıl ezberlersiniz, ikincisi hangi cümleyi kimin söylediğini nasıl olurda karıştırmazsınız? Zihnimde kopuk kopuk görüntüler vardı. Bana sorulsa edebiyatın hası, o görüntüleri birleştiren detaylarda gizlidir, derim. Bir de hatırlayabilsem.

Nihayetinde yazarım, canımdan gözlerimi koparabildiğimde diğerlerinin de ellerini sıktım. Herkesçe tanınır olduklarından gayet emin kendilerini tanıtmaya gerek bile duymadılar.

Hafif yaşlıca olanı,

Sizi gördüğüme hem şaşırdım hem sevindim, şimdi neler yapıyorsunuz? Hala Kaan’la birlikte misiniz, diye sordu.

Tabii ya, daha önce karşılaşmıştık. Nasıl da unutmuşum. Kalem Bar’da. O gece çok içkiliydi. Hafızası karşısında zihnimden eğilerek şapkamı çıkardım. Kaan’la bana o güzel şiirlerinden okumuştu. Keyifli bir geceydi. Ağzımdan,

Evet, şimdi hatırladım, kusura bakmayın, aradan uzun zaman geçti, lafı ağzımdan kaçıverdi.

Kaan oğlumun ismi olmasa, sizi de o zamanlar ilk sevgilime benzetmiş olmasam inanın ben de hatırlayamazdım, dedi merak etmeyin.

Ayağımın tozu ile ilk golü yedim. Ukala herif. Kafiyeli, temalı, matrak dizeler yazıyorsun ama aslında senin şiirler Meltem sakızından çıkan tekerlemelerden öte geçmez.

Bundan sonra çok gerekmedikçe ağzımı pek açmamaya karar verdim. Dahası yazarım, canımdan başka diğerlerine aldırmamalıydım. O da gerçi pek sessiz sedasız ve mesafeli duruyordu. Ne bekliyordun ki, dedim kendi kendime, boynuna atılıp ben de sizi çok beğeniyorum demesini mi? Hatta tutuldum size ilk görüşte. Böyle okuyucu… Dese hiç fena olmazdı ya… Şuracıkta ayaklarıma kapansa hayallerimin kadını, son romanımın konusu etiyle buduyla işte karşımda duruyor dese… Hemen eğilir yere yanına yapışırdım. Ellerimi tutardı. Ona doğru çekilirdim. Dudaklarımız birleşirdi.

Kapının çalmasıyla irkildim. Fotoğrafçı gelmişti. Önce çekim yapacaktı ki, gecenin bitiminde albüm hazır olsun ve sevgili yazarım birinci sayfasına bu gecenin anısına dair bir şeyler karalayabilsin. Az öncenin gergin ortamı da neyse ki bu şekilde biraz olsun yumuşadı.

Toplu çekimlerden sonra, bir de baş başa pozlar alındı. Sonra kurulu masaya geçtik. Yuvarlak. Bir yazara yakıştıramayacağım bir şey varsa, o da yuvarlak masadır.

Sizi yazarımızla şairimiz arasına alalım, dedi fotoğrafçı vizörünün arkasından.

Yine bir kaç farklı mizansenden sonra,

Hadi eyvallah ben gittim, birazdan görüşürüz, diyerek ayrıldı. Kendisini özlemeyeceğim kesin gibi bir şeydi.

Yazarım, canım,

Hazır sofraya oturmuşken yemeğe de başlayalım, dedi.

Bir an sessizlik oldu. Aynı anda garson servise başladı.

Biraz da kendinizden bahsedin isterseniz, dedi yazarım.

Bu soruya hazırlıklıydım. Özgeçmiş düzenler gibi, kafamda gösterişli bir tanıtım kurgulamıştım.

Ben Figen Karasu, dedim.

Der demez, keşke Figen demeseydim diye düşündüm. Figen… Düpedüz dansöz ismi… Keşke şöyle daha üst düzey bir isim söyleseydim. Mesela… Burçin. Burçin Kara. Devam etmem için bana baktılar.

Dünyanın bir numaralı kozmetik firmasının Türkiye ayağında Medya ve Halkla İlişkiler Müdürüyüm, vesaire… diye devam edecektim, ismi lazım değil hemen konuya atladı.

Eh, bundan sonra bize krem, makyaj tavsiyesinde bulunursunuz artık, ben en son…

Paçoz! Yazar da olsa, çizer de paçozluklarından kurtulamıyorlardı işte. Üstelik yaş ilerledikçe bu durum daha da belirginleşiyor, genç yaşlı, kadın, erkek tüm insanlığa bulaşıyor, genel bir paçozluk hali söz konusu oluyordu. Sızlanma, dedim kendi kendime. Bugüne bugün bu akşamı ödeyecek imkânın işte bunlar sayesinde var. Birden bu fikri çok tuttum. Fakirin ekmeğine sarılması gibi sarıldım, benimsedim. Gülümseyerek,

Ne zaman isterseniz buyurun gelin, şirkette konuğum olun, dedim.

Adını söylemeyenlerden ve benim de hala hatırlayamadığım iri yarı, Freud sakallı olanı,

Felsefeye meraklı mısınız? Diye sordu.

Buna benzer bir soruyu da bekliyordum. Gözlerimin giderek büyüdüğünü, el ve ayak parmaklarımın sinirli sinirli titrediğini hissettim.

Evet, dedim. Sophie’nin Başına Gelenleri bir çırpıda okudum.

Tam devam edecektim ki yüz ifadesinden bir şeylerin ters gittiğini anladım ama ne olduğunu kestiremedim.

Sophie’nin Dünyası demek istediniz herhalde, dedi. Gerçi o da hem eskidi, hem de biraz avamdır ya… Ama diğeri Comtesse de Segur’ün çocuklar için yazmış olduğu bir kurgu macera.

Soluk almam iyice güçleşti. Açıkçası, avam kelimesine bir hayli takıldım. Ne demek istedi şimdi? Oldum olası karıştırırım avam kim, burjuva nedir, kimlerdendir? Bir yerlerde bir kamarası olduğundan eminim ama… Buradan çıkar çıkmaz ilk işim, büyük bir sözlük alıp masa başıma koymak olsun diye düşünürken;

Sokrat, çıktı ağzımdan

Sonra da,

Platon, diye kekeledim. Niyeyse?

O anda garson Hızır gibi yanımda beliriverdi. Şarap şişelerini getirmiş, gösterdi. İçimde biriken nefesi bir çırpıda verdim. Taze ve derin bir tane daha aldım.

– Kırmızı, dedim şişeyi işaret ettim.

İçimden sen o şişeyi buraya bırak aslanım, demek geçti ama cesaret edemedim. Garson şarabı kadehime doldurur doldurmaz diğerlerini beklemeden ve kimseye bakmadan hepsini kafama diktim. İkinci kadehi doldurması için oğlanın gözlerine baktım. Sonra masadakilere dönerek,

Susamışım da, dedim.

Yazarımın suratına bakamıyordum. Yüzümün yavaş yavaş bardaktakinin rengini aldığını hissettim. Porselen rengi fondötenin vaatlerini yerine getireceğini umarak arkama yaslandım. Son anda Sokrat ve Platon dediğimi hatırladım. Bunların arasındaki akrabalık derecesi de neydi acaba? İyice saçmalamaya başlamıştım. İkinci bardağı da devirdim. Üçüncüye baktım. Sophie’nin Seçimini okuyalı da yıllar olmuştu. Önce içimden Yeşim’e küfrettim. Sonra da kendime… Ne diye Medya ve Halkla İlişkiler Müdürüyüm dedin ki? Kafasız. Zaten Figen dedin, bari dansözüm deseydin.

Yine de topla kendini, dedim. Henüz pes etmek için çok erken. Son çareyi kişisel cilt ve saç analizlerine saklıyordum. Aynı burç, fal muhabbeti gibidir. Etki garanti.

Beynimi iyice zorladım. Şu zehir zıkkımı kendi elleriyle içen hangisiydi acaba? Tabii ya, Sokrat’tı, Sokrat. Erko Gencal’ın oyununu nasıl unuturum. Sahnenin sağında duran tahta bir sedirin üzerinde kadehin gelmesini beklediğini, acaba tas mıydı kadeh miydi, hay aksi neydiyse… Sonra da bir çırpıda kafasına dikip ölmeye uzandığını. Üçüncü kadehimi Sokrat’ın şerefine kaldırdım.

Felsefe uzmanı cevap beklercesine hala gülerek bana bakıyordu. Üç kadehi birden yuvarlayınca hafızam tam olmuştu. Bir yandan da bileklerimi kesip, göğsüme jilet atmak arzusundaydım ki aniden aydınlandım. Bu bizim uzman, aile ve çocuk eğitimi konusunda ulu orta atıp tutan, saygıdeğer profesörlerimizden biriydi. Her fırsatta görüşüne başvurulurdu. Geçen sene gayri meşru çocukları ortaya çıkınca skandal olmuş, bunun da tüm karizması çizilmişti. Tedirginliğim gitti, yerine sahte bir kendine güven geldi.

Erko Gencal’ı çok beğenirim, dedim. Ya siz?

Tabii, diye atladı sakız şairi.

Sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Gecenin sonunda kollarımda yazarım, canımın bana imzaladığı tüm kitapları, son romanından imzalı bir sayfa el yazısı taslak, birinci sayfasında o geceye ait çiziktirilmiş…

Keşke Figen demeseydim…

Yüzümde güller açtıran bir gülümsemeyle bana çağırdıkları taksiye bindim.

Etiler, çıktı ağzımdan. Eğlence bitti, eve dönüyoruz…

Sonra birden aklıma geldi, arkadan şöförün boynuna atladım, dur kardeş, aman dur, geri dönelim.

Buradan dönemeyiz abla.

Nedenmiş o? Dur o zaman inip ben gideyim. Fotoğraf albümünü almayı unuttum.

O GECE ÖLDÜM BEN.

Nasıl oldu? Neden oldu? Cesedimi ne yaptılar? Eve nasıl haber verdiler? Orada ne aradığımı buldular mı? Olay nasıl çözüldü? Katil kim? Kaza mı? Bizimkiler, Yeşim… Bu bir esrar perdesi. Hiç bir zaman da kalkmayacak. Asla öğrenemeyeceğim. Öyle garip bir şey ki… Şu an tek bir korkum var. Yokoluşsal olduğunu söylüyorlar.

Her ölü bir gün yaşamı tadacaktır.

Reklamlar