Etiketler

, , , , , ,

1-IMG_5179.JPG

Pazartesileri bizde temizlik günü. Adı anılmaya başlandığı anda ruhum kararır. Aslında ruhumu karartan iki şey var, gerçi çok daha fazlası da vardır ya, büyük ihtimal diğerlerinden bir şekilde kaytarmayı başarıyorum ama bu ikisinden bir türlü kurtulamıyorum. Biri temizlik, başta da dediğim gibi pazartesi günleri, ne ben yapmayı seviyorum, ne de etrafımda yapılmasından hoşlanıyorum. Buradan pislik içinde yaşamayı tercih ediyorum anlaşılmasın, bilakis pırıl pırıl, mis kokulu mekanlardan aşırı haz alıyorum. Dolayısıyla katlanmak zorunda kalıyorum. Her pazartesi söylene söylene evden fırlayıp çıkıyorum.

İkincisiyse çeviri. Çeviri yapmaktan da çeviri okumaktan da hiç haz almıyorum. Ama ikisinden de kaçınamıyorum. Çeviriyi mecburen okuyorum, ana dilinde bir şeyler okumak çok keyif. Bir, iki kişi dışında çevirisinden memnun kaldığım çevirmen yok. Türkçesi mükemmel olsa, memnun kalsam bile bu sefer otantikliği gitmiş diye söyleniyorum, stil olmamış diyorum, yani her seferinde bir şeyler buluyorum. Buna rağmen çeviri okumaya, hatta kitabın yazıldığı yabancı dili bilsem, rahat okuyabilsem bile, türkçesinden takip etmeye devam ediyorum. Bir aralar bak kendin yaparsan bu kadar söylenmezsin, bu işin zorluğunu takdir edersin gibi bir mantık düşünmüştüm, ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Hem kendi yaptıklarıma, hem başkalarınınkine söylenmem bundan böyle üçe, beşe katlandı. Eh peki yapmayayım o zaman değil mi? Yok, hayır. Öyle bir çabam da yok.

Kıssadan hisse: Sanırım söylenmeyi seviyor, bunu yapmadan yaşayamıyorum. Söylenebilmek benim için hava, su kadar kıymetli.

Bugün uzun zamandır istediğim bir şeyi yaptım. Tanımadığım 5 kişiye kartpostal gönderdim. Geçen senelerde İyi Geceler Küçük Joe ile uçağa atladık ve bir günlüğüne Ankara’ya  Stupid Little Things ile Leylak Dalı‘yla buluşmaya gittik. O zaman Stupid Little Things ile yeni tanışmış ve yazılarını ayrıca kendini çok sevmiştim. Hala devam tabii. Eve döndükten sonra bütün blogunu baştan sona okudum. İşte o zaman Postcrossing yaptığını görüp heves ettim. Yalnız bu hevesi gerçekleştirmek bir seneden fazla zamanımı aldı ama yılmadım. Kartpostallarım yerine ulaştıktan sonra ben kendim de almaya başlayacağım. Yalnız bizdeki sorun kartpostal satışlarının çok kötü olması. Seyahat ettiğim yerlerden tonla kart alıp gelirken kendi ülkemde kart alınabilecek yer bilmiyorum.

O yüzden Kadıköy’e indim. Bir kırtasiyede üç beş çeşit buldum. Zaten toplamda 20 çeşit falan vardı, en az 10 tanesi Atatürk’ün çeşitli pozlarıydı, geriye kalanların içinde bir güllü, bir noel kartı, 8 tane de çeşitli İstanbul manzaraları. Çeşitli dediysem, yoktan seçmeli gibiydi; Galata Kulesi, Kız Kulesi, Aya Sofya ve Boğaz. He bir de Topkapı Sarayı, yanında kaşıkçı elması. Sanki İstanbul’da başka mekan yok. Çocukluğumda çok güzel kartlar olurdu. Taksim’e, Beyoğlu’na kart standları açılır, dört mevsim satılırdı. Ne oldu yahu kimse kartların yüzüne bakmaz oldu.

Dönüşte sarı dolmuşa bindim. Yanımda bir teyze, telefonda özürlü kızına kardeşinin numarasını yazdıracakmış, bir yandan da caddebostan migros’un oralarda inme derdinde, aman geçmeyeyim diye dertlenip soruyor, doktor randevusu mu varmış nedir. Şöförün sürüşü korkunç, adamın sinirlilik hali arabaya da bulaşmış, içeride, ileri geri, sağa sola acayip sallanıyoruz. Her direksiyon kırışından evvelse şanından olsa gerek şöför beyefendi pek acı bir fren yapıyor. Sonunda dayanamadı döndü arkaya teyzeye hitaben, teyze, ver şu telefonu yanındaki kıza o söylesin numarayı, ayıp değil ya, madem yazdıramıyorsun, diye bağırdı. Şöförün, teyzenin kızından haberi yok tabii, önde duymuyor ki, ben atladım hemen sorun teyzede değil, karşıda dinleyen kızı özürlü o ne yapsın, teyze de heee ya oğlum özürlü falan diye dert anlatmaya çalışırken şöförün acı fren yapıp arkaya tam dönerek ver şu telefonu yanındaki kıza o söylesin numarayı diye bağırması üzerine zavallı teyze konuşmayı ortada kesip anında telefonu genç kıza verdi de biz yeniden yola koyulabildik. Fakat tabii ki özürlü kız kendisine verilmek istenen numarayı daha kolay yazmadı. Fakat şöför, ses tonu değişiminden olsa gerek biraz olsun yatıştı, biz de eskisi kadar sarsılmaz olduk. Neyse bir beş dakika sonra olay kapandı, numara verildi. Herkes iyice rahat etti, artık düzgün gideriz nasıl olsa, ben de kitabımı çıkarıp biraz bakınayım derken, hop teyzenin telefonu bir kere daha çaldı. Aman sakın açma diyemeden ben, kadın alo dedi. Şöförün yine tepesi attı. Bu sefer karşı taraf sordu neredesin diye ki, bizimki valla Kadıköy’den sarı kız’a bindim Bostancı’ya doktora yetişeceğim, yoksa adam bizi beklemeden gidecek diye dert anlatmaya başlayınca ben orada sarı dolmuşa yapılan sarı kız muamelesine koptum, ineceğim yeri kaçırdım. Alelacele şöföre ay geçtin falan derken acı bir frenle durduk. Hakkıma düşen fırçayı yedim, süt dökmüş kedi misali arabasından indim.

Pazartesileri temizlik günü demiştim ya, evden çıkar, belirli bir saate kadar da dönmem, dönemem. Baktım saat daha erken, olacak iş değil. Eve gidersem temizlikle karşılaşma ihtimalim epeyce yüksek, karnım da aç. Aklıma CKM’ye gidip film seyretmek, o arada da patlamış mısır yemek geldi. Bir taşla üç kuş vurdum. Temizlikten kaçtım, karnımı doyurdum, ruhumu dinlendirdim. O dolmuştan sonra ihtiyacım vardı.

Jennifer Lawrence, Bradley Cooper, Robert de Niro birlikte oynadıkları Joy filmini seyrettim. Kayda değer bir şey yoktu.

David Bowie – The Man Who Sold The World
R.I.P.

Reklamlar