Etiketler

, , , ,

blog photo.jpg

13:30’da diş doktorunda randevum vardı sabah 8:30’da kalktım öyle hızlı hareket etmişim ki sabahtan hiç bir şey yapmaya fırsat kalmadı. 5 saat boyunca anca fotoğrafı seçip altına Qunegond yazabildim. Pixelmator’a alışacağım galiba yazıyı yazmak bu sefer daha hızlı oldu. Başka hiç bir yerine dokunmadım. Aslında dokundum da erken farkettiğim için 10-15 geri al tuşuyla ilk haline benzer bir şey yakalayabildim. O geri al tuşları doğum anına kadar gitmiyor inanın belirli bir sayıda duruyor. O yüzden hatanın ne kadar öncesinden dönülse o kadar kar. Tam evden çıkacağım sıra kuzenim aradı bizim taraflara geçiyormuş hemen atladım tamam diye, dişten çıkınca onunla buluştum. Saat 15 falandı. Bu arada öncesinde anlatılacaklar var. Sabah dişe geç kaldım. Neden? Hep şu Picasa’nın yokluğu yüzünden. Evden panik halinde fırlayınca yanıma çene kalıbını almayı unutmuşum. Sokağın başından hatta başından da sağa dönüp bakkala doğru ilerleyip taksi durağının önüne gelmişken eve döndüm 5 kat yukarı çıktım kalıbı alıp yeniden yola koyuldum. Meğerse lazım değilmiş yeni kalıp alınacakmış. Bu birinci meseleydi bitti gitti. İkinci mesele yanımda beş kuruş para yoktu. Neden? Çünkü dünden dişe gider sonra eve dönerim, dönerken de para çeker eve gelen yardımcıya bırakırım diye hesap yapıyordum. Kuzen arayınca dönmeyeceğim tuttu. Eve parayı bırakmak gerekliydi. Artık kuzen daha önemli dedim ve cebimde ne varsa ne yoksa bıraktım, tek taksi parasını tutttum. Tek yön.

Dişçiden çıktıktan sonra taksiye binmeden önce Atm’den para çektim, Şaşkınbakkal’da taksiden ineceğim sırada ara tara para yok ortada, ceplerime baktım, oturduğum yerin altına falan baktım yok, sonra banka kartını alıp çantama koyduğum ama ardından parayı almadığım aklıma geldi. Aceleyle büfeden su alıp köşede duran taksiyi herkesten önce kapma stresine girmiştim. Bilmezsiniz belki bizim bu adi minibüs caddesi son zamanlarda sanırsın New York’ta bir avenü. Bir taksiye beş kişi falan saldırıyoruz. Bu arada hava da öyle soğuk ki, bilmiyorum İstanbul’un diğer tarafları nasıl ama burası kış başından beri Ayazağa. Canım ılımlı Kadıköy’ün içine ettiler. Bir küfürü de ben basayım. Nedir olay anlamıyorum, genelde gökdelen dikilince rüzgar kesilir derler, bizim bu taraf tam tersi binalar yükseldikçe rüzgar da artıyor. Normal seyrindeki tüm şehirler gibi hareket eden Avrupa yakasının negatifiyiz nazar değmesin. Gerçi meteo konusunda biraz değebilir zarar gelmez.

Tabii beş kuruş para olmayınca taksici haliyle epey üzüldü. Dur dedim şimdi bir Atm buluruz, nerede falan bakınıyorum adam miktar peşinde abla çok mu çekmiştin, kaç paraydı? Şimdi insan kendi fark edince başka, bir de bir başkası üzerine vurgu yapınca başka oluyor. Bastı mı beni iki kat hüzün. Dün zaten iyice hayıflanmışım şuraya para konusunda, lüzumsuz diş masrafları demişim, euro ve dolar alıp başını gitti konuşması yapmışım, hayır otarsi gibi bir şey yaşıyor olsak tamam diyeceksin sana ne elalemin parasından ister artsın ister azalsın benim cebime giren de yok çıkan yok ama durum öyle değil işte… hepimiz mecburiyetten ekonomist  kesildik… Aha valla telefonum her dink ettiğinde, bir programım var piyasadaki yabancı para artışlarını bildirme amaçlı öyle dink şey ediyor, onu da neden yüklediysem hiç bilmiyorum bir hırs bürüme anıma gelmiş olsa gerek,  yüreğim ağzıma geliyor, gözümün önüne gelen görüntüyse şöyle: izbandut gibi bir adam elimden zorla sinema biletimi hadi biletle kalsa iyi patlamış mısırımı ve frigomu da alıp kaçıyor, tırıs tepelek eve dönüyor, internetten hala kapanmamış dizi kanalı kaldıysa onu açıp idare etmeye çalışıyorum.

Taksi şoförü ısrarcı, miktar sorusunu bu sefer farklı sordu; az para değildir muhakkak. Hadi dedim sevinsin garip fazla değildi 100 tl çekmiştim ama benim için çoktu. Fazla olmaz mı abla yaa 100 tl bu dedi. Haydaaa hüzün katsayım beşe çıktı mı, hesaba kitaba daldım, o parayla ben en az 4 kitap daha alırım, sabah matinesini yakalarsam her biri patlamış mısırlı frigolu 5 ya da 6 film seyrederim, bir salı akşamı rüya grubuna katılabilirdim vs… derken baktım biz içeride karşılıklı ağlaşmaya başlayacağız aklıma kuzeni aramak geldi. Neyse zaten o da beni civarda ve dışarıda bekliyormuş hemen geldi durumdan kurtardı, sonra ısınmak için oralarda bir yerlere girdik. Zaten sabah bir tek muz, bir avuç kuru ceviz yemiş çıkmıştım, kurtlar gibi patates kızartmasına yumuldum, salata da istemiştim ama ne yalan söyleyeyim otlar biraz yavan geldi yarısını bıraktım. Portakal suyumu sonuna kadar bitirdim.

Dünden beri yeni yıl listesine uymaya çalışıyorum. Fotoğraflarla başladım 20.000 fotoğraf ayıkladım. Daha da var. Çeviriye ne dün ne bugün el sürdüm. Bir şey yapsam diğeri eksik kalıyor. Sabahtan yazıp akşam üzeri keyif çatmak niyetindeydim, keyiften kastım kitap, kahve, battaniye ve kanepe dörtlüsü, ama bloglara takıldığım için şu an bilgisayar başındayım. Gerçi bu da keyifli. Aslında blog yazmayınca bir müddet sonra okuyup takip etmeyi de savsaklıyorum. Çok beğendiğim 3-5 tanesine ayda bir girip toplu okuyorum falan.. ama yazmaya başlayınca nedense  düzenli okuma dürtüsü de otomatik ayar çekiyor. Bu kendine özgü dünyayı, ne olsa yılların verdiği aşinalık var, kurulmuş özel dostluklar var, ne kadar özlediğimi hatırlayıp hayıflanıyor, bir yandan da mutlu oluyorum. Düşündüm de eğer çeviri yapmasam sadece okuyup yazarak gezerek tozarak fotoğraf çekerek de keyifle yaşar gidermişim.

Bugünlük bu kadar olsun, sabahları zihnim daha kıvrak olur, yanımdaki çaya rağmen hala ısınabilmiş değilim. Koca bir çaydanlık yapmıştım bitsin, bir koca tas filtre kahve yapıp içeyim.

Niyetim Madagaskar’a neden gittiğimizle başlamaktı ama kısmet değilmiş. Yarın sabah erken kalkarsam yarına, olmadı pazar sabahına kesin anlatayım. Eski macbook’a bir bardak su dökülünce çok üzülmüştüm ama her işte bir hayır vardır bu yeni macbookpronun klavyesi çok şahane, yazdıkça yazasım geliyor. Üstelik taşıması kolay, çünkü daha küçük, iki katı daha güçlü, hafızası iki katı daha fazla.

Reklamlar