Etiketler

, , ,

IMG_8030.jpg

Hafta sonu düşündüm, sonunda bünyemin yapılacak işler listesine karşı alerji geliştirdiğine, en ölümcül hastalık tepkisi verip tüm gücüyle savunmaya geçtiğine karar verdim.

Karar almak da aynı şekilde tam tersine işliyor. Üzerimde bir tembellik, uzun zamandır görülmedik bir erteleme durumu kol geziyor.

Şimdiye kadar yaptığım elle tutulur hiç bir şey yok. Kitaptan iki satır ilerledim, gerekli siparişleri vermek üzere internet sitelerinde dolaştım, biri hariç hiç birini sonlandırmadım.

Ara sıra mutfağa gidip önce buzdolabını açıyor, içinde pişirilmek üzere bekleyenlere bakıyor, tam elimi atacakken gözüm pis tencerelere kaydığından eh ister istemez zihin benden önce bir sonraki adımı kontrol etme  girişimini ele alıyor, nakıs bana temizleri gerek olduğundan buzdolabının kapağını kapatıp hiç görmemiş, mutfağa hiç gelmemiş gibi yapıyor ve çıkıp salondaki koltuğuma geri yerleşiyorum.

Sabahtan beri yukarıda tanımladığım salon mutfak buzdolabı döngüsünü 3-5 kere ifa ettim.

Şu an adaçayı içip Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ını okuyorum. Bir paragraf dile geldi ve bana hadi bunu bloga yaz ve paylaş diye fısıldadı. Tabii hemen eyleme geçtiğim sanılmasın. Önce adaçayından bir yudum aldım, sonra bir mandalina yedim, okumaya devam ettim. Baktım olmadı, o paragrafın sesi bir türlü susmadı. Şimdi olmaz dedim, en iyisi mi ben senin altını çizeyim bak o zaman unutmam, olur da ileride kitap hakkında yazacak olursam alıntılarım. İkna olmadı ki durmadan dürtmeye başladı. Kalktım tuvalete gittim. Whatsapp’a bir iki mesaj attım. Paylaşma arzusu hiç kesilmedi. Kalksam buz dolabındaki kuru fasulyeden bir tabak koyup adaçayıyla birlikte yesem, lönk diye mideme oturur ve günün geri kalanında hiç bir şey yapmam, bu bilgi çok kesin bilgidir. Lakin elim varmadı, yaz dedim Qune, aman işte yaz da kurtul şundan, bu düşünce tarzı biraz yeni olmakla birlikte şu an oflaya puflaya yazıyorum. Gerçi keyfimi yerine getirdi.

Büyülü Dağ ilginç bir kitap. 880 sayfa. İlginçliği o değil tabii. Thomas Mann, üzerinde tam 12 yıl sıkı çalışmış. 1924’te yayınlanmış ama yazmaya, o hesapla Birinci Dünya Savaşı öncesinin gerginliğinde başlamış olmalı. Olay örgüsü verem olduğunu kabul etmekte zorlanan biraz da orta zekalı bir Alman gencinin Alp Dağlarındaki sanatoryuma sanki hasta olan kuzenini 3 haftalığına ziyarete gitmiş oradakilerle, hastalıkla hiç ilgisi yokmuş gibi davranmasıyla başlıyor. 880 sayfadan ve ayrıca anlatıcının imalarından tahminime göre oradan 3 haftada pek öyle kolay kurtulamayacak, hem de orada büyüyecek, olgunlaşacak olsa gerek. Çünkü ancak yüzde yirmisini okudum üçüncü haftanın son günlerindeyiz ve daha birinci cilt bile bitmedi. Kahramanın pat diye ölmesi de mümkün tabii ama sanmıyorum. Kitap hem esprili, hem de bol analizli, bol karakterli, oldukça melodik bir anlatımı var, tarifi güç, zaman zaman türkçeleştirmede sıkıntılar olsa da zaten böyle bir anlatım nasıl çevirilebilirdi bilemedim, her zaman en iyisi kendi dilinde okumak. Her neyse hoşuma giden ve kulağımın dibinde beni başkalarıyla paylaş haykırışını yapan paragrafı alıntılıyorum.

Teknoloji giderek doğayı denetimi altına aldığına göre, teknoloji yeni bağlantılar (yol ağları ve telgraf hatları geliştirerek) yaratıp iklim koşullarının üstesinden gelerek, ülkelerin bilgi alışverişi yaparak birbirlerini tanımalarını ve önyargılarından sıyrılmalarını sağlayacak ve bu, sonuçta ülkelerin kardeşliğine yol açacaktı. Bütün bunlar teknolojinin bu bağlamda en güvenilir yol olduğunu gösteriyordu. İnsanlık karanlıktan, korkudan ve nefretten arınmıştı ve artık ileriye ve yukarıya doğru mutlak anlama, içsel aydınlanma, iyilik ve mutluluk aşamasına ulaşmıştı; bu yolda ilerlemek için en yararlı araç da teknolojiydi.

Reklamlar