Etiketler

, , , , , , , , ,

durulmayan bir kafa kitap.jpg

Başlık bugünlerde beni etkileyen bir kitaptan alınma. Psikiyatrist Kay Redfield Jamison’un Durulamayan Bir Kafa – Bir Delilik ve Duygudurumları Güncesi adı altında kendi manik depresif hastalığının öyküsünü anlattığı bir anı/biyografi. Oğlak Yayınlarından Pınar Kür’ün türkçesiyle 1996 yılında basılmış. Nereden edindiğimin cevabıysa tabii ki zamanında Tüyap Kitap Fuarından. Oğlak Yayınları dolaşıp karıştırmayı sevdiğim her daim kendime göre ilginç kitaplar bulduğum kült yayıncılarımdan biri. Bu sene Madagaskar gezisi sebebiyle fuara gidememek biraz içime oturdu.

Günlerce yazmak ve yazmamak arasında gidip gelirken dün sabahki dişçi randevusundan çıkıp, evet macera hala devam ediyor, dişlerin varlık nedenlerini sorgulamaya başladığım şu süreçte, eve vardığımda aklımda çok cici bir öykü taslağı vardı. Oturup kağıda dökmek yerine önce yemek yedim, sonra instagrama ardından whatsapp’a takıldım. Koca fincan kahve, koca fincan adaçayı içtim. Derken evden çıkıp sinemaya Manchester By the Sea filmini görmeye gittim. Hava güzeldi, gidip bir yerlere tıkılasım vardı. Tuzlu ve yağlı patlamış mısırları düşündükçe caddede yürürken keyifleniyordum. Ara sıra sinemaya sırf mısır yemeğe gidip gitmediğimi bile sorguladığım oluyor. Gerçi dönerken çıktığıma pişman oldum. Hava -1 dereceydi, koşuya geçtim desem yalan olmaz. Bu arada sinemaya yalnız gitmedim. Feng Shui’ci arkadaşımı da beraberimde sürükledim. Onu da iyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum çıktığımızda gözleri kıpkırmızıydı. Kendimi, hem ağlamadığım hem de arkadaşımın ağlamasına sebep olduğum için taş kalpli hissettim.

Onca mısırı tıkındıktan sonra kahve elzem olmuştu. Caddebostan Cafe Nero’ya uğradık. Bizim oralarda artık iki tane Cafe Nero var. Biri benim eski ofis, deniz kenarında, manzaralı, diğeriyse caddede Tchibo’nun yanına açılmış, daha urban life tarzı döşenmiş, bana ofis olamayacak kadar her daim kalabalık, göreceli küçük. Alt katta yer yoktu elimizde karton bardaklar yukarı çıktık. Aslında yalan atıyorum, önce yukarı çıkıp kendimize yer ayarladık, ben oturup bekledim, Feng Shui’ci arkadaşım tekrar aşağı indi siparişleri aldı geldi. Ara sıra yazarken ne oluyor bilmiyorum, içimden bir şeyler öyle yazma, doğrucu davutluk yapma, okuyan nereden bilecek gerçek mi değil mi gibisinden uzun uzun anlatmaktansa şortkat yap diye dürtüyor. İyi ki de üst kata çıkmışız. Manzarası caddeye bakan şık mı şık, kocaman bir Friends kanepesi koymuşlar. Fotoğrafı instagram hesabında.

DOLUYDU.

Önce bir kenara sandalyelere tıkıştık. Fakat aklım o kanepede… gel zaman git zaman bir türlü sohbete yoğunlaşamadım. İki kız arkadaş üzerine güzelce yayılmış oturuyor, önlerinde de bir sürü içecek, tabak, kalkmaya niyetleri hiç yok. Arkadaşa bir iki laf ettim, dönüp baktım, durum tesbiti yaptım. Geçen bakışımdan beri kanepeye sanki daha fazla gömülmüşler geldi. Moral iyice gitti. Tekrar bir iki laf, dönüp bir daha baktım, sonra yine bir iki laf derken… kalkmaya yeltenmeleri gözüme takıldı. Hop kanepeye atlayıverdik. O an başka bir şeyler dilemiş olmayı istedim. Ama hep böyle yakalanırım zaten, tüm ıvır zıvır isteklerim en birincil ihtiyaçlarmış gibi gelir, öyle bir enerji yayarım ki ortaya gerçekleşir. Önemli şeylerde yayacak bir şey kalmadığından o arzular havada asılı kalır, hiç bir zaman olmaz. Tabii şimdi biraz da kanepeyi tatmış olmanın rahatlığıyla böyle atıp tutuyorum.

f7

Neysem kanepede otururken aklıma 2015 mayısında Çekirdek’le yaptığımız Kaliforniya gezisi geldi. Eve gelince hard drive’dan eski fotoğrafları çıkardım. Warner Bros’a gitmiş, daha bir çoklarının yanında Friends’in çekildiği stüdyoyu da gezmiştik. Evet Friends oyuncuları Londra bölümleri hariç Los Angelos’tan dışarı hiç adım atmamışlar, o güzelim Central Perk New York’ta değilmiş. Bütün NYC gezi hayallerim suya düştü ama yine de ağzım kulaklarımdaydı. Zamanında yazmadığım için fazla duygu-detay hatırlamıyorum ama gezide top yekün çok eğlendik. Warner Bros’un 5 saatlik özel turunu almıştık, ciddi para verdiğimizi ama değdi dediğimizi hatırlıyorum hele de dizi ya da film manyağıysanız, ölmeden önce görülecek yerler listesine eklemekte fayda var. Umarım bir gün daha detaylı yazarım. Üşenmezsem.

f6

Yaklaşık 10-15 kişilik bir gruptuk ama kapıdan içeri çığlık çığlığa girdik. Üzerine bir kez olsun oturmak için neler vermezdim diye hayıflandığım o meşhur kanepe aşağıda. Beslenme sistemimi değiştirmemin üzerinden ancak 2 ay geçmiş bir kaç kilo vermişim ama hala devanasıyım. Şu an kendime bakamıyorum, neyse ki patlak gözlerle çıkmak yerine gözlük takmayı akıl edebilmişim. Fotoğrafı yok etmiyorsam, hepsi o kanepe uğruna. Olur da ölmeden önce bir kere daha Kaliforniya’ya gider ve WB turu alırsam ki yine en büyük hayallerimi süslüyor, o zaman bunu ortadan kaldıracağım. İlk seferinde bu kadar muazzam bir olayla yüzleşeceğimi düşünmemiştim, bileydim daha hazırlıklı giderdim. Bazı yerleri daha içime sindirirdim, en azından yanıma fotoğraf makinem için yedek pil, yedek hafıza kartı almayı düşünürdüm. Bir çok setin resmini çekemedim, bu da şuncacık yazıda içime oturan ikinci şey.

f5

75 kg olduğum bu fotoğrafı çabucak geçiyorum. Aşağıda, Friends’in bir başka fenomen mekanı Phoebe’nin gitar çaldığı diğer kanepe.

f4f3

Rachel’ın başına bela kahve-espresso makinesi

f2

Ve aşağıda tüm patatlığımla kahve servisine çıkarken yine ben…

f1

Bu odanın içinde en az yirmi dakika geçirdik, koca turun en keyifli anlarından biriydi. Tadı damağımda kaldı. Rehber bizi dışarı çıkarırken kanepenin arkasına saklanıp içeriye kilitlenmeyi arzulamadıysam namerdim. Hatta açık hava setlerinde tam da Pretty Little Liars’ın ve Gilmore Girls’ün çekildiği o kasaba meydanında bizi gezdiren tur arabasından atlayıp koşa koşa kaçmayı, sokak aralarında kaybolmayı, dekora karışmayı istedim.

Kıssadan hisse Jameson’ın söylediği gibi düş katilleri o kadar fazla ki korumasız kalmaya mahkumuz sanki… Kitabı okurken düşünüp duruyorum belki de herkesin içinde az da olsa bipolarlık mecburen oluşuyor.

Reklamlar