Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

DSC_0262

Neden yazmıyorum? Hep bu picasa programının kaldırılması yüzünden. Fotoğraflarla baş edemiyorum. Bu yazdığım bilgisayarda 54.000’den fazla fotoğraf var; icloudumda 2 gb’lık yer olmasına rağmen internetin hayalet hızı yüzünden, bir beliren bir yok olan, geçen gün amerika apple ile konuştum, sizin fotoğraflarınızı indirmek bir seneyi bulabilir dediler, iyice panikledim ve ben bu sayıda fotoğrafı ne şekilde düzenleyip sergileyeceğimi bilemiyorum. Çok zamanımı alacak diye korkudan başlayamıyorum. Evet, düzenleme hakkında bir takım korkularım var. Kitaplarımı da bir düzene koymuyorum, koymak istemiyorum. Hayatımı da. Sonra da kendimi kayıp hissettiğim için öfke geliştiriyorum, durduk yerde. Bu öfkeyi kusacak yer arıyorum. Bir zamanlar bu blog, hakkını yemek istemiyorum, iyi iş gördü. Derken, neden bilinmez, öfkeyi kusmak yerine kökünden kaldırma çalışmalarına girmek gibi bir takım felsefelere takıldım. Büyük hata. Şimdiden söylüyorum. Öyle yogaymış, meditasyonmuş, bitki sularıymış, çaylarıymış hiç bir işe yaramıyor. Öfkenin insan varlığının ayrılmaz bir parçası olduğuna kanaat getirdim. Uğraşmayı kestim. Üzerinde hakimiyet kurabileceğim tek noktası, kontrollü bir şekilde arzuladığım yere boşaltabilmek, işte bu alanda seçenekler, yaratıcılık benim elimde. Kıssadan hisse, spor, yoga, meditasyon vs hepsini bir kenara attım, bunlar benim bünyeye zararlı, varsa yoksa yürümek, dağ taş, şehir ne olursa, hatta evin içinde volta atmak işte bunlar bana göre. KUMANDA BENDE ARTIK.

Fotoğraflardan bahsediyordum kumandaya takıldım kaldım. Acil müdahale açısından bir müddet fotoğraf çekmedim ama duramadım. Bir kaç gün önce şöyle bir strateji belirledim. Madem eski fotoğraflara ulaşamıyorum bir türlü inmiyorlar yaşadıkları buluttan. En yeni aktardıklarımı, yine internetin hızı yüzünden daimi mekanlarına çıkmaya vakit bulamayıp bilgisayarımın hafızasına çöreklenmiş soluk almaya çalışanlar, ayırıp tasnifleyeceğim, bir kısmını burada paylaşacağım, işimi bitirdiğim balyayı, çünkü etkinlik, seyahat, vs… bazında balya balyalar, hiç bir balyaya dahil olamayanlar zaten çiğdem çekirdek, hard drive’lara kaydedip, yeni bir tane almam lazım elimdekiler bitti, ne bekliyorsun diyenlere açıklama, bütçe açılmasını, icloud’dan sileceğim. Böylelikle tıkanıklığı açarım diye düşünüyorum. Artık bu ne kadar zaman alır bilemedim. Bir taşla iki kuş vuracağım, o kesin. Bir fotoğraflar sıraya girecek, iki düzenli bir şekilde bloga haklarında yazılacak. Cümle kurmakta giderek berbatlaştığımı hissediyorum da…

Birinci fotoğraf, bilmeyenler için İstanbul’dan Karaköy’ü Eminönü’ye bağlayan Galata Köprüsü’dür. Biz buralılar bu köprüyü tepe tepe kullanırız; altından, yiyip içerek, üstünden, geçerek, balık tutarak, yanlarından, seyrederek, fotoğraflara konu ederek, vapur iskelesinin yakınında her daim işinin başında olan simitçiden alınan simite meze ederek, her bir boyutundan faydalanırız. Hatta kimisi yazmıştır, hikayesine konu etmiştir. Bir pazar günü Bienal’i gezmeye gitmiştik dönüşte çektim. Aman bu seneki Bienal gözüme çok fakir göründü. Yine de bir şeyler çektim, düşündüm, belki bir ara yazarım.

DSC_0434

Demin köprü dedim, yazar dedim aklıma geldi. İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nü bu sene okudum. Bayıldım. Sırbistan’a gittiğimde Belgrad’da yaşadığı evine gittim. Nobel ödülünü gördüm. Hatta instagramda paylaştım, bu kadar renkli bir şey olduğunu bilmiyordum, sırf şu iki kağıdı ele geçirmek için bile uğraşılır kanısına vardım. Acaba Orhan Pamuk’unki de böyle midir? İkinci fotoğrafın güvercinleri işte bu Belgrad gezisinden. Drina Köprüsü de bizim Galata Köprüsünün eski şehri yenisine eklemlediği gibi bir sürü şeyi birbirine bağlıyor ama aynı zamanda şiddetin, ayrımcılığın, keyfin ve hüznün ve daha bir çok şeyin merkezi. Andriç ülkesinde uzun süre bir kenara atılan yazarlardan olmuş, acaba neden, fakat son zamanlarda değeri yeniden alevlenmiş. Evini ara ara zor bulduk. Her köşebaşındaki, evet neredeyse her adımda bir kitapçı var, cennete düşmüş gibi oldum, sırpça bilmediğime hayıflandım, o kitapçıların her birinin baş köşesinde bir Drina Köprüsü ve İvo Andriç köşesi olmasına rağmen, sokaklarda pek bilene tanıyana rastlamadık desem yeridir. Kısa geziler, sıfır iletişim ben sırpça bilmiyorum, onlar ne ingilizce ne fransızca biliyor, ancak bu izlenimleri elde edebildim. Belki gerçekler farklıdır.

SaveSave

Reklamlar