Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

DSC_0243

Geçenlerde apple, işletim sistemlerinde bir güncelleme yaptı. Her bilgisayarı açışımda önüme sana yeni photo aplikasyonunu tanıtayım öğreteyim mesajlı bir kutucuk çıkartır oldu. Aman dedim ne uğraşacağım fakat o kutucuğu silmedim, ekranda öylece kaldı. Bu sabah eskisi gibi erkenden kalktım. Niyetim yazmak değildi. Sabah limonatamı, şekersiz, yaptım, elimde kitabım, Elena Ferrante Napoli Romanlarının üçüncüsü, pek sardı, hikayeyi bırakamıyorum, salonun kapısından kanepeyi gözüme kestirmiştim. Yolda bir gece önce koltukta bıraktığım bilgisayara ilişti gözüm, nedense ardından o yukarıda bahsettiğim kutucuk geldi aklıma, erkenciyim ya, hadi dedim bir şans vereyim. Güncel haberleri okuyacağım da ne olacak? İyi ki de vermişim. Neredeyse bir kaç aydır içimi karalara sürükleyen o 54.000 fotoğrafa ulaşamama sorunum hallolmuş. Kendiliğinden. Madagaskarınkileri bile buluttan şıp indiriyor. Dünyalar benim oldu. Öylesine sevindim. O hevesle hemen iki yeni İstanbul fotoğrafı seçip yazmaya koyuldum. İlki Karaköydeki alt geçitten. Vakit biraz gece yarısı, dükkanlar kapalı, biz vapura gidiyoruz, öndekiler nereye bilmiyorum. Bu aralar insanların arkalarından çekim yapmaya bayılıyorum. Madem konuşamıyorum diye düşünmüş olmalıyım bari ana mıhlayayım.

DSC_0745

İkinci fotoğrafı Sabancı Müzesine Ai Weiwei’in işlerini görmeye gittiğimizde çektim. Sergi çıkışı sahilde dolandık yiyecek yer aradık. Bulamadık. Sütiş çok kalabalıktı. Avrupai dekorasyonuyla bir iki egzantrik dünya/geleneksel karışımı yemeğiyle lükse kademe atladığını sanan restoranlardan kusasım geldi. Kebap yemek içimizden gelmedi. En nihayetinde eski Ali Babanın orada minicik bir midyeci kalamarcı vardır, iskeledeki sosisli satan büfenin tam karşısında hatta önünden kavaklara doğru biraz ilerleyince Rumeli hisarüstüne çıkan yokuş bulunur. Arada bir yerlerde de otobüs durağı. Neyse eminim yolunuz oradan geçerse saniyesinde diye tanırsınız. Salaştır, sevimlidir, otuz sene önce nasıldıysa bugün de öyledir. Görünce hatırladık, sevindirik olduk, nostalji yaptık. Hemen içeri, pencere kenarı bir masaya yerleştik. Kalamar, midye, paçanga böreği, bira söyledik, afiyetle yedik, sıra hesap ödemeye gelince bir de baktık ki 150 tl. Ben gözlerime inanamadım. C.İ. sesini çıkarmadı. Kalamar tabağı da 5 parçalık hani var ya, bilirsiniz zaten Türkiye’de hiç bir yerde fazla gelmez ama bu kadarını o yerden gerçekten beklemiyordum. Aklıma Sırbistan’da, Hırvatistan’da Montenegro’da, Kos adasında tepeleme getirilen koca kalamar tabakları ve fiyatların ucuzluğu gelince valla içimden küfrettim, etmedim desem yalan olur, ana avrat düz gittim. Acayip rahatlamadım ki buraya yazıyorum, belli hala öfkeliyim. Eve döndüm, dolaptan sefertaslarımı çıkardım bağrıma bastım, onları öptüm, kokladım. Sizinle bu sene birlikte çok vakit geçireceğiz dedim. N’oluyoruz ya bundan sonra mecbur kalmadıkça dışarıda yemeyeceğim, ekonomi batarsa batsın bana ne ya, onlarınki ayakta dursun diye benimki mi güme gitsin. Bu arada Ai Weiwei sergisi muhteşemlikle güzel. Gezdiklerimi paylaşmakta artık o kadar hevesli değilim, çünkü çeşitli medyalarda ne iyi ki fazlasıyla yer alıyor, gidemediğim bir kaç tanesi hakkında bu şekilde fikir edindiğim oldu, şahane oluyor. Diğer yandan bana yeni bir tembellik alanı daha açtı. Kendi kendime fark etmeden üstlenmiş olduğum bir takım blog yükümlülüklerinden kurtuldum. Aman sanki çok yerine getiriyordum da… Görünen köy kılavuz istemez. Ama içime ukde oluyordu. Sonra o ukdeler yat kalk derinden dürtüyorlardı.

Geçtiğimiz hafta iki kült film seyrettik. Biri Woody Allen’dan Kahire’nin Pembe Gülü, unutmuşum nasıl güzel bir filmmiş. Film kahramanının gözü bir gün, her gün seyretmeye gelen Mia Farrow’a takılır, ona döner ve sen beşinci seferdir gelmiyor musun der, derken o an karar verir perdeden dışarı kaçar, aşık olmuştur, gerçek hayatı tanımak ister ardından olaylar gelişir… Bir ara seyrederken şu Biri bizi gözetliyor reality şovlarının fikir çeşmesi olabileceğini düşündüm, çünkü kahraman kaçınca geri kalan oyuncular devam edemezler, geri gelmesini beklerken sahnede öylece takılırlar, diğer oyuncuların bir odada boş boş dolanıp söylenmelerini seyretmek için halk sinemanın önünde birikir, salon sahibine yalvarır bir bıraksan bizi ne olur, içeri girip baksak… Neyse işte durum bu, tabii bu teorimi kanıtlamaya çok üşendim belki de tam tersi bir esinlenme söz konusu olmuştur. Ya da zamanın ruhu aynı anda benzer işleri farklı akıllara sokmuştur.

İkinci kült film Casablanca’ydı, gerçekten üstüne yok. Ardından Casablanca ve Ingrid Bergman hakkında bir kaç belgesel seyrettim. Onlar da güzeldi. Fazla konuşmaya gerek yok, film sevenlerin arşivinde olması gerekenlerden biri. Yalnız bir sahneye çok güldüm, aklıma geldikçe de kahkaha atıyorum. İkinci dünya savaşından kaçanlar Amerika’ya gidebilmek için Marsilya üzerinden Casablanca’ya gelirler, orada Lizbon uçağını bekleyeceklerdir, ne varsa bu Lizbon’da, son zamanlarda treni de meşhurdu maalesef okumadım, fakat vize almak sorunludur, yoksa her gece bir uçak kalkar, şehirde birikmeler bekleşmeler olur. Ne varsa şu Lizbon’da diye yazdım ama ne olduğunu biliyoruz, Amerika’ya giden gemi o limandan kalkmaktadır. Neyse bir de Rick’in yeri vardır, bu bekleşen paralı, parasız yabancılar orada oyalanır. Aynı zamanda gestaponun, polisin, kumarbazların da yuvasıdır. Anlatacağım şey açısından bu bilgiye ne gerek vardı pek anlamadım ama yazmış bulundum. Almanca konuşan bir grup çıkış vizesini almıştır çok heyecanlıdırlar derler ki hadi artık bundan sonra paso Ingilizce konuşalım pratik yapmış olururuz. İşte o an adam karısına döner ‘What watch?’ der, saat kaç, kadın ‘Ten watch,’ saat on, diye cevaplar, adam hayretler içinde ‘Such much’ ne kadar da geç olmuş nidası atar. İşte burada gülmekten yerlere yattım, karnıma ağrılar saplandı. Bu tipten bir filmin ortasına böyle bir espriyi koymak hangi zekaysa bayılıyorum bu türüne. Filmden bu sahneyi aradım buldum aşağıya alıntıladım. Seyreyleye.

Sanırım yazdığımda mutlu oluyorum. Keşke hep yapsam.

SaveSave

SaveSave