Etiketler

, , , , , , , , ,

IMG_0133.jpg

Biletlerin hepsi bu kadar değil, arada kaybolanlar olmuş, biletsiz yaptığımız turlar da var ama 10 gün içinde gezeceğimiz tüm yerlerlerin asgari yaklaşık miktarı bu.

Fotoğraflarla ilgili ciddi sorunum var, ya hiç çekmiyorum ya da çekersem olayın farkına varmadan motora takmış gibi aynı yerleri en az 10-12 kere çekiyorum. Sabahtan beri ayır ayır bitiremedim. 12.000’e yakın kare var, kendiminkiler yetmezmiş gibi diğerlerininkileri de alıp bilgisayara kaydettim, sonra da işin içinden çıkamadım, sıkıldım, sonunda ilk elime gelenleri ayırdım, bugünkü yazıya iliştirdim.

Dün geceyi otelde buz kutusu odalara çıktığımızla bitirmiştim. Gerçi Çekirdek’le Kiki’nin odası sıcaktı, baştan belirteyim tüm yolculuk boyunca en soğuk odalar C.İ. ile benim şansıma düştü. Nil üzerinde seyrettiğimiz gemide bile bizi en soğuğu buldu. Daha oraya gelebilmeme çok var. Umarım bu sefer bu yolculuk hakkında ne biriktirdiysem dışarı çıkarıp yazıya geçirebilirim. Aklım çok karışık. Geldiğimden beri Mısır dışında bir şeye el atmadım, bulabildiğim her türlü bilgiyi, belgeseli seyrediyorum, eskiden kendimi bir şeyler biliyor sanırdım, şu an rezil hissediyorum. Raymond Carver’ın Kompartıman öyküsündeki, İtalya’dan çıktıktan sonra İtalya üzerine elindeki rehber kitabı okuyup hayıflanan kahramanı gibiyim.

İstanbul’dan gelirken tüm yağlarımla hareket ettiğimi söylemiştim, gece odaya girer girmez ilk işim duşa girmek oldu. Sonra odada yeterince su yokmuş, sadece iki şişeydi, oda servisinden istedik geldi, içip yattık. Ben şahsen fazla su içiyor olabilirim ama Mısır çok kuru bir ülke, 10 gün içinde cildimde, ciddi kuruluktan yaşlanma izleri baş gösterdi. Belirli bir yaştaki bakımsız bir Mısırlıyı alın aynı yaşta yine bakımsız bir İstanbullunun yanına koyun +10 yaş fark atmazsa ne olayım. Aroma terapilerin, çeşit çeşit özlü yağların ülkede çok revaçta olması boşuna değil. İnsan iliklerine kadar kuruyor.

20171224_075655

 

Sabah 7’de tur rehberi bizi lobide bekleyeceğini bildirdiği için kahvaltıya saat 6’da indik. Mısır güne erken başlıyor. Nasıl şaşırdım anlatamam. Ayrıca geceyi de geç bitiriyorlar. Bir gün evvel otele gelirken her yer ışıl ışıldı. Özellikle otelin çevresi alışveriş merkezi, uzun caddelerin, bir sırası safi ayakkabıcı karşı sıra safi giyim kuşam dükkanları yerleşmiş. Nasıl bu kadar düzenli olabilmişler aklım almadı. İnsanların hangi ana caddede ne dükkanı açabileceği ile ilgili yasalar olmalı diye düşündüm, tesadüf olamayacak kadar dikkat çekici bir düzen var. Belki ileriki günlerde fotoğraflarını çekmişimdir, şu an ancak adım adım ilerleyebiliyorum. Kahire’yi hakkını vererek hatta Mısır’ı hakkını vererek gezemediğimizi de söyleyeyim. En az 1 ay kalmak gerekirdi. Dünkü yazıdan sonra daldan dala atlamamaya karar vermiştim ama kafa yapısı itibariyle dağınıklığım bir türlü toparlanamadığından çok zorlanıyorum, elimden geleni yapacağım.

Bizim kaldığımız Hotel Steigenberger El Tahrir meydanına yani o meşhur Kahire Antik Mısır Müzesine çok yakın, yani Nil nehrinin diğer tarafında. Dolayısıyla sabah piramitlere giderken hızla köprünün üzerinden geçtik. Nehir muhteşem değil mi? Bu arada Mısır ile aramızda aslında saat farkı yok çünkü aynı boylamdayız, Antalya’nın hemen altı ama onlar Kış saati uygulamasına geçtikleri için bir saat fark oluşmuş gün sabahın körü olmasına rağmen erken aydınlanıyor.

20171224_084235

Her yer dışardan çekilmiş yüksek gerilim hatlarıyla dolu, çöp yığınları haddinden fazla. Hatta bazı yerlerde Oya Baydar’ın Çöplüğün Generali kitabını düşündürdü. Bütün şehir çöp yığınları üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. İşin garibi etrafta koku yok, çöp suyu yok, çorbayı sokağa döksen iki saniyede uçup buhar olur, kenarda köşede bir hayvan ölse leşi anında kuru et kategorisine girer. O derece. İki sene önce yılbaşında Florida’daydık temiz diye düşüneceğim Miami hava alanına indiğimiz anda bataklığın o çürümüş ölü hayvan ve bitki kokusu bulut halinde etrafımızı sarmış dönüş uçağına binene kadar da burnumuzun ucundan çekilmemişti. Tabii bir müddet sonra alışıp fark etmez olduk ama karşılaştırma yaparsam Kahire, görüntüsüne rağmen koku itibariyle daha temiz, hijyenik duruyor, sanki mikrop, bakteri üreyemezmiş gibi. Belki de bir anlamda doğrudur, mumyalama işini bir kenara bırakalım, gezdiğimiz bütün tapınaklarda, müzelerde, mezarlarda onca bakımsızlığa rağmen her şey o kadar iyi korunmuş ki, bozulanları da doğa değil insanoğlu bozmuş. Bu uzun parantezleri bir kenara bırakıp yola devam edeyim.

Sabah otelden ayrılırken bavulları alıp çıkmakla, orada bırakmak arasında tereddüt geçirdikten sonra rehberimiz araba nasıl olsa size ait alın içinizde kalmasın dediği için, iyi ki de demiş akşamki Luxor uçağına zor yetiştik, tam bir check-out yapıp minibüse bindik.

IMG_7843

İçeride durum bu. Hava oldukça serin, üzerimizde kazaklar, çantada kaz tüyü katlanınca neredeyse avuç içine sığan anoraklar trafiğe ve turist kalabalığına kalmadan ilk durağımız Dahshur’a koşarak giderken sarsılmadan fotoğraf çekme derdindeyiz. Cep telefonuna eklenen bu derinleştirip büyüten minicik objektifi yeni aldım. Akasya Avm’de ismini hatırlayamadığım bir japon market açılmış, bir sürü ıvır zıvır ve kozmetikle birlikte bu tür şeyler de var. İki çeşit objektif 29 tl. Apple’da iPhone 6’ya uygun olanı 259 tl’den başlıyordu. Bence iyi iş görüyor ama benden başka beğenen olmadı. Dahshur piramitleri Giza bölgesinden de uzak, Memphis’ten de, Sakkara bölgesinden de ileride.

20171224_085232

Şu demiryolu manzarası şahaneydi. Bakmaya doyamıyorum. C.İ. çekmiş ondan arakladım, altına ismimi yazdım.

20171224_094810

Manzara bu şekil, palmiye, yeşillikler ve bulutlar, arada çöp dağları var. Rehberimiz çöpleri çektirmedi. Hatta bir kaç tanesini bana sildirecek oldu. Gönülsüz bir şekilde sileyim derken bana neden çöpleri çektiğimi sordu. Bilmem dedim hoşuma gidiyor. Neden hoşuna gidiyor? Ahret soruları gibi başladı ama bir yandan da ilginç geldi, her yerde çöp çekerim ben dedim, bir tek buraya özgü değil, kendi ülkemde de, gezdiğim diğer yerlerde de, hatta tuvalet de çekerim. Neden diye sordu? Hayda bir yandan aldın başına belayı Qune diye düşünüyorum, bir yandan da sahi ya neden ben böyle çöp çekmeye, bırakın kendim çöp çekmeyi başkalarının çekilmiş çöp fotoğraflarına bakmayı çok severim, hele de rengarenklerse, bayılırım diye kendimi sorguluyorum. Mutlu ediyor, mutlu oluyorum diye cevap verdim. Rehbere yine yetmedi, tekrar sordu neden diye? İşte o zaman jeton düştü bende, çöpleri çekiyorum çünkü onlar hayatta olduğumuzun şüphe götürmez kanıtı deyiverdim, çöp olan yerde yaşam var demek anlamına geliyor, çöp olmazsa aslen ben de var olmam dedim, tabii bu arada ya sen bilmezsin ama ben aslen küçük, büyük tuvaletimi yaptıktan sonra her seferinde ne yaptığımı önce biraz seyreder sonra sifonu çekerim diye eklemedim. Karizmayı daha ilk günden aşırı çizdirmenin alemi yok gibilerinden, neyse ki cevabım ben daha fazla detaya girmeden rehber kızı tatmin etti. Hiç o yönden düşünmemiştim haklısın, çöp yoksa biz de yokuz demektir, ne güzel bir düşünce dedi sonra da silme fotoğraflarını kalsın diye ekledi. Ama biz en güzellerini bu konuşma sırasında geçmiştik bile, daha sonra Koptik Kahire’yi gezerken çöp dağlarına rastladım ama bu sefer de etrafı utandıracağımı düşündüğümden çekemedim. Bu da içimde kalan ukdelerden biri oldu.

Bu arada ek bilgi Kiki’den palmiyenin aslında ağaç olmadığını ama fazla semirmiş ot kategorisine girdiğini öğrendim. Ağaç kabul edilebilmek için mutlaka bir yan büyümeye yani dallara sahip olmak gerekliymiş. Bundan sonra her semirmiş palmiye otu gördüğümde bunu hatırlayıp gülümseyeceğim. İnsan çoluğundan çocuğundan da bir sürü şey öğrenebiliyormuş.

DSC_0299

Kahire Dahshur arası 70-75 km gibi bir şey. Yaklaştıkça ilk piramitler baş göstermeye başladı, bizde iyice heyecanlandık. Bu uzakta görülenin yanına gitmeyeceğimizi acilen öğrendik.

DSC_0300

Bu ise Dahshur’un eğri piramidi. Bent pyramid diye de tabir ediliyor. Mısır’ın tarihi çok eskilerde başlamış. En eski yerleşimlerden sayılmaz. Bizim Konya’nın Çatalhöyük yöresi MÖ 7000’lerden. Sonra daha eski Göbekli Tepe var. Mısır’daysa MÖ 5000 civarlarında Nil kıyısında, çölün etrafında yerleşen bir çok kabile olmuş. Bunları kabaca yukarı Mısır ve Aşağı Mısır diye ikiye ayırmışlar. Yukarı Mısır düşündüğümüz gibi Nil deltasının bulunduğu Akdeniz tarafı değil haritanın altında yer alan çöl tarafı. Neden derseniz Nil nehrinin kaynağına istinaden isimlendirilmişler. İlk doğduğu yerin Ruanda mı, Burundi mi olduğu hala  tartışmalı olsa da, 11 ülkeden geçen dünyanın ikinci en uzun ırmağı. En fazla Sudan ile Mısır’ı beslediği söyleniyor.

Screen Shot 2018-01-09 at 18.48.23Şu anda biz Dahshur’a doğru giderken Kuzeydeki Aşağı Mısır’dayız.  MÖ 4000 yılları gibi, güneyde simgesi akbaba olan Beyaz Taç kırallığı ile kuzeyde simgesi kobra olan Kırmızı Taç kırallıkları baş göstermiş. MÖ 3500’ler gibi Akrep Kral lakabıyla bilinen Ka isimli Kırmızı Taç kıralının halefi olduğu düşünülen Kral Narmer’in her iki kırallığı birleştirerek Mısır topraklarını büyütmesi üzerine Birinci Mısır Hanedanlığı da başlamış. Daha sonra bu iki eski kırallığın ileride tekrar birleşmek üzere geçici olarak ayrıldığı 3 ara dönemi de içine alan ve MS 641’lerde Arapların Mısır’ı ele geçirmesiyle sonlanacak uzun bir Hanedanlıklar silsilesi takip ediyor. 30 kadar olduğu ama son zamanlarda üzerine eklenip 35’lere kadar çıkartıldığı söz konusu. Bu kadarı bile benim kafamı karıştırmaya yetti. Sonuçta Antik Mısır uygarlığının, en az 4000 yıldan fazla bir süre kesintiye uğramadan devam etmesi, bu uygarlıktan kalanların neredeyse tamamının çok iyi korunmuş olması, sahip oldukları bütün bilgeliklerin çoğunun çeşitli tapınakların duvarlarına kaydedilmesi sayesinde dünyadaki tek eski ve önemli uygarlık olması şaşırtıcı gelmedi. Tabii bir de, gelmiş geçmiş bütün papirüs rulolarını sakladıkları İskenderiye kütüphanesine sahiplermiş ama akıbetini hepimiz biliyor ve hala yasını tutuyoruz. Ama bu yası inanın o tapınakları gezerken, yapılanların devasalığını yakından gözlemlerken, çözülen bazı hiyeroglifler sayesinde dönemin ilmi, bilimi hakkında rehberden bilgi alırken iyice derinden hissettim, kaybı sanki bire bir yaşadım. Mesela o kütüphane yanmasaydı bugüne bugün bu piramitleri nasıl yaptıklarını, o obeliskleri, heykelleri ellerindeki sınırlı sayıda ilkel alet ve taşla nasıl da öylesine simetrik şekillendirdiklerini biliyor olur, uzaylıların varlığına inanacak raddelere düşmezdik. Ya da tam tersi olurdu. Bilemedim. Uzaylıların günlüklerini bulurduk.

Taçlar konusu bana ilginç geldi. Henüz öğrenmedik ama ileriki günlerde ikinci rehberimizin tapınakların üzerindeki resimlerden yorumlayarak gösterip anlattığı gibi karşımıza çoğunlukla iki taçlı başlıklar çıkacak.

DSC_0353

Egik Piramit ile daha düzgünü Kırmızı Piramit 4. Hanedanlığın Kralı Snefru’nun marifeti. Daha önceleri Eski Kırallık adı taşıyan dönemin başlarında Kral Zoser’in emriyle zamanın mühendisi Imhotep basamaklı piramit olan Sakkara piramidini yaptırmış. Fakat o basamaklı olduğundan ilk gerçek piramit bu Dahshur’dakiler sayılıyor. Basamaklı bir sonraki durağımız. Bu arada bilmeyen olur mu bilemedim ama yine de yazayım dedim, piramitler aslında kıralların mezarları. İçlerinde gömü odaları ve geleneklere uygun başka odalar var. Birazdan bizim de gireceğimiz gibi daracık dehlizlerden inerek bu odalara varılıyor. Her piramitin bir yer üstünde ve bir de yer altında kalan kısmı var. Ölünün bulunduğu yer genelde yerin altında kalan kısım. Bu kuralın dışına çıkan bir tek piramit var o da Giza’daki dünyanın yedi harikasından biri.

DSC_0356

Gezdiğimiz gün hava çok rüzgarlıydı. Zaman zaman kum fırtınaları bile oldu. Bir güzel tarafı ışık sürekli değiştiğinden piramitlerin görüntüleri de sihirli gibi her an değişti. Bütün gün aynı yerde oturup aynı pozu da çeksek hepsi farklı çıkardı.

DSC_0354

Bu yukarıdaki Kırmızı Piramit, diğer eğri olanının içine girilmiyormuş. Rehber aslında aşağı inen merdivenlerin çok dar olduğunu, içeride oksijenin yetersiz kaldığını, eğer nefes vs ya da akciğer gibi sorunlarımız varsa tavsiye etmediğini söyleyerek iyice korkuttu. İdmanlı olmak gerekir, oksijen eksikliği 5 katı yorar falan dedi. İkinci gideceğimiz yerde bir başka piramit daha var onun içi daha kolay diye ekledi ama kandıramadı. Gerçi az biraz telaş yapmadık değil ama yukarı çıktığımızda piramitin içinden çıkan Amerika’lı bir çifte sorduk, evet biraz havasız ama aşırı bir zorluğu yok cevabını alınca hiç sektirmeden içeri daldık. İçeri girmek için ayrıca bilet almak gerekiyor. Bizimkini rehber daha önceden almış olduğu için elimizde vardı ama işin içinde oraya kadar çıkıp sonra bilet almaya geri dönmek de var, o yüzden kendi başına gidenler aman unutmasınlar. Rehberin eklediği bir başka bilgi de Kral Sneffru’nun önce eğri piramidi yaptırdığı beğenmeyip ikincisinde hataları düzelttiği oldu. Yani geometriyi tutturmanın yollarını bu ikinciyle keşfetmiş.

DSC_0303

DSC_0319

Kapı girişinde biletlere bakan görevli. Sonradan geri çıkarken elimdeki telefonu isteyip ver fotoğrafını çekeyim dedi. Çok da güzel çekti. Adet icabı böyle durumlarda bahşiş bırakılırmış, yanımızda tek kuruş para yoktu sadece kuru teşekkür edebildim. Bu bahşiş işi çok önemli. Bir çok kişiye veriliyor. Hatta bir çok kişi istiyor, ver emi lazım diye de sempatik bir şekilde ekliyor, yani anlamadım tabii de tercümesi böyle uygunmuş geldi, öylesine sempatikler. Biz bu adeti başımıza gelince öğrendik, bence yapılacak en iyi iş geziye başlamadan önce ilk gün bir bankaya uğramak ve 100 dolar karşılığında bir kaç banknot bozuk para alıp zulaya atmak olurmuş, düşünemedik, kimse de söylemedi, uyarmadı. Ama ben buraya yazıyorum. Bir daha gidersem böyle yapacağım.

DSCN4886

Merdivenlerin eğimi çok dik. Gerçi rehberin anlattığına göre tepeden dik açıyla inilen bir başka piramit de mevcutmuş. O inilen dedi ama eğer tam tepeden asansör misali dik açıyla içeri giriliyorsa düşülen dese daha doğru kelime kullanmış olurdu sanki. Toplamdaysa 120-140 arası hatta bir ara 180 lafı da duydum sanki, piramit olduğu düşünülüyormuş. Ama kumlar her şeyi örtmüş o derece örtmüş ki bence biraz daha kazılabilse kim bilir neler çıkar oralardan. Kazılar şu an ödenek yetersizliğinden durdurulmuş. Çok üzüldüm. Gerçi bizim ülkemizde de durum farklı değil ama Mısır, yine de bugüne kadar gördüğüm yıkıntı uygarlıklar arasında birinci sıraya yerleşti.

Aşağı inerken arka arka ya da yan yan inmekte fayda var yoksa insanın beli kopuyor. Hele bir de boy uzunsa düşünemiyorum bile. Evet içeride oksijen az ama dayanılmayacak kadar değil. Ayrıca içerisi sıcak, şu an yerin kat kat altındayız.

DSCN4894

Burada ilk uzun iniş bitiyor. Sonra sahanlık gibi bir yere geçiyoruz ardından başka bir yerlere tırmanıp başka bir odaya yani Sarkofajın, sandukanın, tabutun artık ne deniyorsa unuttum, durduğu odaya geçiliyor.

IMG_7822

Burası odaların tavanı.

DSC_0324

Bu da diğer odaya geçiş merdiveni.

DSC_0326

Ara bölge.

IMG_7830

Sarkofajın olduğu odada bir yıkıntı, nedir ne değildir anlamadım. Bu arada Kırmızı Piramit ismi içerideki kırmızı renkte yazılmış bir yazıya istinaden konmuş fakat biz bu yazıyı göremedik, hatta ben piramidin isminin dış renginden dolayı, toprak nedeniyle hafif kırmızıya çaldığı için konduğunu düşünmüştüm ama yanlışmış.

20171224_092210

Arkamdaki o minicik delikten işte o deminki yıkıntıların olduğu odaya geçiliyordu. Ya da artık neresi neresiydi karıştırdım, tüm fotoğraflar Kırmızı Piramide ait en kesin bilgi  bu.

DSC_0322

Çıkışa başladık. Çık çık bitmedi. Bacaklar et kesti. Üç, dört gün boyunca oturup kalkmakta, merdiven inip çıkmakta acı çektik, baston yutmuş gibi bütün bedenle hareket ettik, koşmak ya da hızlı yürümek ise tek kelimeyle imkansızdı. Ama indiğimize değdi.

IMG_7833

İnstagram’a da koymuştum, yukarıdaki görevlinin elimden telefonu alıp oksijenle buluştuğum anı sabitlemesi. Bahşiş veremediğime cidden üzüldüm.

Çıktığımızda rehber diğer mekanlara gitmek üzere otoparkta şöförle birlikte bizi bekliyordu. Performansımızdan dolayı hepimizi kutladıktan sonra birer şişe su dağıttı ki çok hora geçti ardından acilen hareket ettik. Bütün günü tek bir gönderiye sığdırmak niyetindeydim maalesef zaman yetmedi, halim kalmadı. Arkası yarın diyerek burada bitiriyorum. Karnım da acıktı. Umarım yazmaya, fotoğraf seçmeye ısındıkça elimi daha hızlı tutarım.

SaveSave