Etiketler

, , , , , , , , , ,

DSC_0090Version 2

Bizim bu yeni taşındığımız apartmanın görevlisinin klasikleşmiş bir şaka anlayışı var her şeyden kira istiyor. Daha genel bakınca havada hep bir para esprisi var. Örnek: arka bahçede herkesin park yeri var, misafire boş yerler var, hiç kimseye ait olmayan mekanlar bile var. Oldu da bir kaç kere misafir yerine park ettin diyelim, akşam çöp için geldiğinde hemen der; abla, C.İ abim yanlış yere park etmiş kira borcu oldu ona söyle. İkinci örnek: evi boşaltıyoruz, sadeleştiriyoruz diyelim ama eşyalar kullanılabilecek şeyler, diyelim bu sene kitaplarımın büyük bir kısmını elden çıkardım, kutuya koydum kapının önünde temiz temiz duruyorlar, akşam geldiğinde sorar abla bunlar gidici mi. Evet. Tamam ben alırım, çöp değil bunlar ama kira parasını isterim. Örnek üç: her ay aidat almaya katları dolaşır, önce parayı toplar, herkes verdikten sonra yönetici makbuzları keser, bizimki de çöp almaya çıktığında dağıtır. Önce çöp var mı diye sorar, mutfaktan getiririm, makbuzu uzatır, aidatı ister, verdim ya derim ya da duruma göre geçen akşam C.İ. verdi ya derim yo vermedi borcun var der, sırıtarak gider. Hiç şaşmaz. Bir seneyi geçti istisna olmadı

Biraz önce sokaktan geldim, aslen bizim buralar bir garip, başka bir konu ama araya sıkıştırayım. Kasaba, köyün büyüğü değil, et satılan yer, diye çıktım caddeye inen Tanzimat’tan geçiyorum soldan gitmem hep sağa geçerim. Neden? Çünkü solda, neredeyse kaldırımın üstünde sayılabilecek büyük bir ağaç vardır, tepesini kargalar kahvehaneye çevirmiştir, artık hangi oyunu oynarlar, damaları, satrançları var mıdır, konkene mi dönerler, pişpirik turnuvası mıdır bilemiyorum, gerçi merak etmiyor değilim yalnız kendileriyle iletişim biraz meşakkatli. Neyse olur da bilmeyen biri yolun solundan giderse, kadınlara ayrı bir düşkünlükleri vardır, içlerinden bir tanesi havalanır, seçilen kurbanın kafasına pike yaparak kanadını bam diye geçirir, besbelli enseye tokat atar gibi patlatır. Kişi çığlıklar içinde diğerleri dalda düşecek denli sarsılıp gülerek gaklayıp seyrederken bu laubaliliğe çıkmış olanı havada nidalar atarak bir iki döner, gövde gösterini uçuşunu tamamlar, dalına diğerlerinin yanına tüner. Bu seferki kurbanları orta yaşlı bir teyzeydi, başında şapka, bere yoktu, çığlık atmadı ama hayli söylendi. Yetmedi karşı kaldırımdan bakan bana el etti. Bir de bana anlattı. Zaten görmüşüm gülüyorum. Kadın bana anlatmaya başlayınca dışımdan devam edemedim, içimden güldüm. Eve dönene kadar güldüm. Şimdi de gülerek yazıyorum.

Dönüşte dış kapıdan girdim, giriş katındaki komşunun kapısı açık önünde bizim apartman görevlisi belli ki öğlen alışverişlerini getirmiş. Asansör sekizinci kattaymış, gelsin diye bekliyorum. Komşu, oğlum şu odaya bir bak dedi, bizim girişlerin yanında oturma, televizyon, dikiş, çalışma odası falan gibi olacak ufakımsı bir oda vardır, ardiye olarak da kullanılabilir. Bu kafayı uzattı baktı. Var mı oradan istediğin bir şey? Yok. Gerçi alırım ama kirasını verirsen esprisi de arkasından patladı. Yaa oğlum sıkılmadın mı sen bu şakayı yapmaktan, içimiz dışımız kira oldu. Teyzem, koca apartmansınız, bana doğru düzgün bir bakamıyorsunuz ben ne yapayım, bakabilseniz  kira  da istemem. Ya peki ben ne yapayım oğlum, dulum emekliyim iş yok, para yok, pul yok. Bundan cevap: Gel yanıma alayım o zaman seni diyorum onu da istemiyorsun.

Neyse işte, Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi kitabını okuyordum, evde çamaşır deterjanı bitmiş, yiyecek bir şey kalmamış deyip çıkmıştım, iyice keyiflendim geri döndüm. Bari bir alıntı yapayım:

‘[…] En sevdiğim müzik Wagner’in müziğidir. Öylesini gürültülü bir müzik ki, isterseniz hiç durmadan konuşabilirsiniz ve ne dediğinizi hiç kimse duymaz. O müziğin üstünlüklü yanı da budur, öyle değil mi Bay Gray?’

[…]

Dorian gülümsedi, başını iki yana salladı. ‘Ne yazık ki sizin gibi düşünmüyorum, Bayan Henry, Müzik dinlerken asla konuşmam, en azından iyi müzikse. Müzik kötüyse konuşarak o müziği bastırma göreviniz vardır.’

‘Ah işte Henry’nin görüşlerinden biri de bu, öyle değil mi Bay Gray? Ama iyi müzikten hoşlanmadığımı düşünmemelisiniz. Bayılırım ancak korkarım. Müzik beni öylesine romantikleştirir ki. Piyanistlere tapmışımdır, bazen aynı anda iki piyaniste birden. Onlarda ne var bilmiyorum. Belki de nedeni yabancı olmalarıdır. Hepsi de yabancı öyle değil mi? İngiltere’de doğmuş olanları bile bir süre sonra yabancı oluyorlar, öyle değil mi? Öylesine yetenekliler ve sanata öyle büyük bir hizmette bulunuyorlar ki. Sanata çokulusluluk niteliğini kazandırıyorlar, öyle değil mi? Benim hiçbir partime katılmadınız, değil mi Bay Gray? Katılmalısınız. Orkide alacak param olmaz ama yabancılara harcayacak parayı her zaman bulurum. Salonunuza renk katarlar. […]’

Yukarıdaki son konuşmanın ilk paragrafı, kitabın başında Dorian Gray, arkadaşı ressam Hallward’ın evinde portresi için poz verirken Lord Henry’nin yaptığı başka bir konuya gönderme yapar ama Gray bu göndermenin farkında değildir bile. O da şu:

‘Çünkü bir insanı etkilemek demek, o insana kendi ruhunu vermek demektir. Etkilenen kişi kendi doğal düşünceleriyle düşünemez ya da kendi doğal tutkularının ateşiyle yanamaz. Erdemleri kendisine gerçekmiş gibi gelmez. Günahları -günah diye bir şey varsa- ödünç günahlardır. Bir başkasının müziğinin yankısı haline, kendisi için yazılmamış bir rolü oynayan aktör haline gelir.’

[…]

Ayrıca tiyatro sahnesi dışında tiyatro oynanmasından da hoşlanmam.

Wilde sözlerini öyle güzel yerleştirmiş ki Gray’in tablosu gibi kendi de anlattığı hikayeyle gerçek bir sanat eseri yaratmış.

Foto kredit: Qune. Çok berbat biliyorum… adamın yüzü kaza eseri hem profil hem portre üst üste olunca gözüme sanat şaheseri gözüktü.