Etiketler

, , , , , , , , , , ,

image 24.01.2019 at 10.55

Bilmiyorum size de oluyor mu?

Her şeyi hazırladım, kafamda planladım, masaya oturdum, pat, telefon çaldı. Konuşma bittikten sonra, şu aleti bir kere elime aldım y, 15-20 dakikadır mesajlaşıyorum. Balık oltası gibi bir dikkatim var, kurşunu da ağır mı ağır, her attığımda anında yosunlu dibe çöküveriyor, sonra toparlayıp sararken o en derinlerde takıldığını sürükleyip yüzeye çıkartıyor. Nereye atsam bu böyle, halbuki amacım besin olsun bir iki balık gelse yeterken, bir bakıyorum çer çöp yosun, hadi yosunlar artık yeniyor, balıkların yanına yeşillik olur diyeceğim ama iğneden, zamanında fırlatıp atılmış, ileri tutarı olmayan fosilleşmiş kalıntılar çıkardığımda tenekem, burada kafatası yerine geçer, doluyor. Durum buyken haliyle yazılması daha sabahtan düşünülmüşler o esnada süpürgeliklerin altına kaçmış, ben beyaz ekrana, ekran bana baktı, bir süre kesiştik. Panik düğmesi tam harekete geçiyordu, dün yazmadım farkındayım, alışkanlık takip satırında yan yana duran nur topu gibi iki boşluğum olacakken, iç ses çığırdı; Heyoo! Qune! Beri bak! Fotoğraf… Hazırladığın fotoğrafı ekle.

Sayesinde o andan itibaren bu noktaya kadar gelebildim. Bundan sonrası bana kerimdir.

Geçen hafta pek dışarı çıkamadım; uzaklara gidemedim anlamında. Şu yukarıdaki kitapların hepsini okudum. Yu Hua’nın Yaşamak, okuma grubunda seçilen aylık kitabımızdı. Onunla başladım, bir kaç sayfadan sonra baktım iyi gidiyor, Çin edebiyatı oldukça sardı, Gergedan kitabevi eve 7 dk mesafede, cadde geçecek olmasam daha da yakın, bir zahmet koltuğumdan kalktım, gidip diğer kitaplarını da aldım. Mo Yan’ın Değişim’iniyse geçen ay bir arkadaşım yanlışlıkla iki tane almış, bu türden yanlışlıklarda yalnız olmadığımı bilmek kadar sevindiren bir şey olamaz, bir tanesini bana hediye etti ve evet itiraf ediyorum henüz Mo Yan okumamıştım, gerçi bu da okudum sayılmaz, her ne kadar uzun öykü diye geçse de… kurgusal yanı olsa da… anılarını anlattığı şahane bir kitap olmuş. Kitapçıdan elimde Yu Hua’lara ilave, fotoğrafta bulunmayan, gerektiğinde kallavi bir tuğla işlevi görebileceğinden henüz bitiremedim, İri Memeler ve Geniş Kalçalar’la koltuğuma geri döndüm. Ara sıra kanepeye de yatarım.

Yu Hua ile Mo Yan aynı dönemin,  Mao, İç savaş, Kültürel Devrim, aynı mekanların yazarları. Benzerlikleri kadar ayrılıkları da var; toplum ve birey çiftinden bakarsak Hua tümevarım, Yan tümdengelim, kişiden topluma, toplumdan bireye şeklinde hissettim. Hua’nın dili ve anlatımı özellikle dikkat çeken ilk kitabı Yaşamak’ta, gerçek ilk kitabı 1986 başlıklı kısa roman,  oldukça yalın, alışkın olmayanlara ara sıra yavan gelebilecek seviyede olabilir, başta sarsılmakla beraber kitabın sonuna doğru ve diğerlerini yutarak okudum, karşılığında merak unsuru değme polisiye romancılarına taş çıkartırcasına özenle inşa edilmiş. Kanını Satan Adam üçüncü, Yedinci Gün ise son romanı. Arada 10 kelimeyle Çin adında bir deneme-anı tarzı, bir kısmını storytel sesli kitap olarak dinledim, laf arasında acayip güzel bir uygulama, harikulade seslendirmeler, taşıt araçlarında midesi bulananlara, yürürken canı sıkılanlara biçilmiş kaftan, Erkek kardeşler ve Çiseleyen Yağmur Altında Çığlıklar gibi çevirebileceğim iki romanı daha var, umarım hepsi bir şekilde Türkçe’ye kazandırılır. Kapısı açılmışken çeviriye bir dalayım, Jaguar’dan çıkanlar Çince aslından, çevirmenler farklı olsa da okurken metinde bu fark belli değil, her iki metin de organik akıyor, Alabanda Yayınlarından olan Yedinci Gün, Bence Kitap’ın alt markasıymış ama bu yayıncıyı da tanımıyorum, İngilizce’den, Hua’yı süreçte biraz daha fazla döküp saçarak eksilterek değişime uğratarak elimize taşımış hissiyle okudum. Yeniler Çince aslından çevrilsinler, en büyük dileğim. Yine de Hua kendini aynı keyifle okutuyor. Baştan iyisine alışınca böyle şımarıklıklar oluyor. Yan zaten Çince aslından, zaten keyifli, darılmasın, yanlış anlamasın diye ekledim.

Şımarık kelimesi, kitapları okuduğumdan bu yana gündemimde, içimde bambaşka bir kapı açtı, bu tip kapılar, hiç olmadı pencereler, vasistas da olur, hayatımda daha öncesinde de çeşitli fırsatlarla açıldı, günlük galeyanlar aynı hızla kapattı, bu sefer kapanmamasına dikkat edesim var. Herkesin derdi kendine büyüktür lafı olsa  da gerek doğa gerekse insan elinden çıkma ölüm kalım sınırında hayatta kalmalara maruz kalan benzerlerimin yaşamları durup düşündürtüyor. Aslında bu tip sınır yaşamlar için o kadar uzağa gitmeme çoğu zaman gerek yok ama uzakta olanları işe duygular karışmadan gözlemleyebilme imkanı, yanıbaşımda farklı sandıklarımın gerçekte aynı modelin başka renkleri olduğunu algılayabilme becerisi kazandırıyor. Yazının konusu olmamakla birlikte, neden belgesel, tarihi, siyasi, kültürel, sosyolojik inceleme kitapları değil de kişisel anlatılara inen kurguları tercih ediyorum meselesi dikkatimi çekti; birincisi kurgu olsa da demin bahsettiğim model/kesim bilfiil olup bitmişlerle aynı iskeleti paylaştığından kurgu ya da kurgu dışı olsun sonuçta bir şey değişmiyor, ikinci sebebimse gerçekleri okumayı/izlemeyi/gözlemlemeyi yüreğim kaldırmıyor. Neyse, bu okumaların üzerimde yarattığı etkiden bahsetmek istiyordum; anlaşılacağı üzere şımarık mizacımın yüzüme, dan, dan, iki tokat şeklinde çarpması. Bütün bu alışkanlık oturtmak meselesi de sanırım buradan kaynaklandı. Depresyonlulara, ezeli tembellere, öteleme uzmanlarına, bütün gün oturup tavana duvara bakan, düşüncesiyle yaşaşanlara kısacası benzerlerime şiddetle tavsiye ederim; okumalarınızı Çin Edebiyatıyla çeşitlendirmeyi deneyiniz, bende işe yaradı. Kahramanlar sabahın köründen gece yarılarına kadar öyle bir hareket içindeler ki kah oturarak kah yatarak okumaktan utandım, bu kadar olur, ya bir kalk bir şeyler yap, bir işe falan yara, mutfağın bir ucundan tut, iki kap yemek yap, çamaşırları erit, bak kedi kusmuş, üstüne basıp etrafa bulaştırmamak için işaret koyacağına bir zahmet eğilip temizleyiver cinsinden kendime komutlarla bir arada kitapta geçen olayları izledim. İzlemek Yu Hua ve Mo Yan için doğru yüklem, her cümle daha okunurken zihinde imajla yer değiştiriyor.

Yeterince Çin edebiyatı konuştum geleyim Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’sine, baştan belirtiyorum Orada Bir Yerde lafına bakmayınız, Orayı, bizim Çin’imiz diye okudum. 2017’de basılır basılmaz okumuş, çok beğenmiştim. Salı akşamı bizim mahalledeki Gergedan’da sohbeti vardı, sabahtan elime alıp baştan sonra bir daha okudum. Her biri farklı meselelere sahip, mekansız öyküler olmalarına rağmen zihin gözüyle çok net izlenebilen dönüşüm becerisi gösteriyorlar. Kendilerine özgü zamanları var ve bu zamanın akışı lineer ancak Türkgeldi dönemlerin geçtiğini, devranın döndüğünü anlatmak için bildiğimiz ölçü sistemlerinden faydalanmak yerine belirli olaylar, nesneler, semboller üzerinden gitmiş, bütün bunlar öykülerin tek başına başı sonu belli dört başı mamur olmalarının yanı sıra iç içe geçişliliğini de sağlayıp okuyucusuna pardon izleyicisine demem gerekirdi roman tadı vermeyi başarmış. Bu değişim/dönüşüm becerisi, zamanın ilerleyişi her öykünün kendi içinde de var, hiç bir kahraman olaya girdiği gibi çıkmıyor, aynı hayat gibi, bitmek bilmez bir alış veriş söz konusu, el değiştirme, biçim değiştirme, toptan değişim ne isterseniz, ben de son sayfayı çevirdiğimde kitabı elimden başladığım bırakmadım. Türkgeldi öyküleri kurarken minimum kelimeyi özenle seçerek kullanmış, sadece gerekli olanı açıklayarak ilerlemiş, kitabın sayfa sayısından da, 93 sayfa, çıkarması zor değil, neredeyse en ince noktasına kadar planlı durmasına rağmen doğallığından, organikliğinden sıfır kaybetmiş bir metin. Söyleşisi de bir o kadar tatlı geçti. İçtenliğiyle paylaştıkları ruhuma iyi geldi. Bir sonraki kitabını heyecanla bekleyeceğim. Evet bu derece yaratması zor belki, uzun zaman alıyor belki, ama yavaş sıkım meyve sebze sularının hem tadı hem besin değeri yüksekse, tedavi edici özelliğe sahipse bir kere içince bir daha canım konsantre ya da doğal ibaresi taşıyan o Tameklerden istemediyse burada da aynı hesap oldu. Kitap hakkında detaylı bilgi ve incelemeyi Orhan Koçak geçen sene K24’te paylaşmıştı. Gözden kaçmış olursa diye bağlantısını buraya bırakıyorum. Zamanımız için Bir Kitap. Tam da öyle.

Anlatacaklarım bitti, bir ek yaptım: Orada Bir Yerde için bizim Çin’imiz gibisinden bir şey söylediysem birebir, tıpatıp sıfatlarını akla getirtecek denli yanlış anlaşılmasın Türkgeldi’nin anlatısının kendine has yanı çok fazla;  en hoşuma giden oyuncu, bilmecemsi, organik ters köşeli, yormayan tanıdık ama klişe değil, metaforlarla dolu olması. Turkish Lokum, el yapımı Cemilzade’ninkiler. Umarım bu gönderiyi pek kimse okumaz, fazla dağılmaz. Karizma yeterince çizik çarık.

İkinci ek: Ben o Çin kapısını 2005’te İnkılap’tan çıkan Jung Chang’ın Yaban Kuğuları ile açmıştım. Şimdilerde baskısı yok. Elimdekine gözüm gibi bakıyorum. Bir İstanbul Kitap Fuarı hatırası. Bu sene gidemedim ya içimde kaldı.

image 24.01.2019 at 14.40

Üçüncü ek, Yu Huan ile Türkgeldi de ortak bulduğum detaylara ineyim dedim, her ikisini de okumuş olanlar/okuyacaklar ne düşünüyor paylaşırsa sevinirim. Merak unsurunu yüksek tutan iskelet, etiye kanıyla canlanan karakterler, büyülü gerçeklik, zihinde harekete geçen sözcükler, en kaba şekliyle varolan şiddetin/vahşiliğin, acımasızlığın olduğu gibi tarifi, duygularda sadelik, anlatımda yalınlık, dramatik bir mizah duygusu belki ironi, tüm bunlarla aynı zamanda birlikte olmaz gibi düşünülen metinlerin bütününe yayılmış iyimserliğin/sevginin varlığı, insan psikolojisinin gölgede kalan, kalmasına çabaladığımız yanlarının, tarzla sergilenmesi.

Bu son ekti. Kesin bilgi.

Başlıktaki isimleri doğum tarihine göre sıraladım.

Değilmiş.