Etiketler

, , , , , , , ,

bag machine

Yazmaya yazmaya fotoğraf ayarlama, yerleştirme, söze başlama, kafada bile olsa yazı planı yapma yeteneklerimi kaybetmişim. Zaten niye yazıyorum? Yazıyorum çünkü yapmam gereken, üç haftadır ötelediğim ev temizliği gibi bir iş var başımda. Bilindiği gibi ‘Çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekleyen’ Qune için bu büyük bir gelişme ya da görecelilik meselesi. Geçen yılın haziran ayından bu yana ev temizliği başıma kaldı. Bir müddet eğlendim, yeni makineler, yeni bezler, yeni icatlar, farklı süreçler çıkardım, bir kaç aydır tükendiğimi hissediyorum. Ne yaparsam yapayım temizlik temizlik olmaktan haliyle sıkıcı işler kategorisine düşmekten çıkmıyor.

İkinci mesele, bu yukarıdaki çantalı fotoğrafı sakura mevsiminde amca kızıyla japon bahçesine gittiğimizde çektim. Bir nevi imzam kadar bana özel, yıllardır aynı modelin değişik renklerini kullanmaktan vazgeçmedim. Bir ara bir düğün daveti vesilesiyle eli yüzü düzgün bir şeye geçmeye heves ettim. Hatta parama kıydım kendimce hatırı sayılır yatırım yaparak iki-üç tanecik bir şey aldım. İkisi 10-15 günlük kullanımın, diğeri 1 günlük kullanımın ardından gardırobun dibini boyladı. Geçen bayramda Romanya/kökler gezisinde bildiğim güvendiğim sevdiğim neredeyse birlikte yatıp kalktığım fotoğraftakinin turuncusunu aldım, oh rahatladım. Uzatmadan bu fotoğraf aslında yazının sonunda hadi artık bana güle güle dediğim, çantamı kapıp bu mekandan ayrıldığımın resmi olacaktı. Kader birinci sıraya koydu.

tel kafes

Bu tel kafesim de aynı fotoğraf gezisinden, fakat ne düşünmüşüm de çekmişim, hangi akla hizmet etmişim işin içinden çıkamadım. Bugün buraya koymak üzere seçilmesini de epeydir ev içlerinde vakit geçirmeme bağladım.

Şu an göreceli keyfim yerinde. Dört senelik bir gecikmenin ardından yeni evin balkonuna masayı hafta başında alabildik. Balkondan bildiriyorum. Solumda avokadonun yaprakları dalgalanıyor, sağımda bahçedeki devasa çam yarmasının üst dallarıyla kozalaklarını izliyorum. Tam karşım yan apartmanın yarı ardiye yarı solmuş çiçeklikler balkonu, arkamdaysa salon penceresinin dış pervazı üzerinde duran kendi solmuş papatyalarım, hastalık kaptılar, üzerlerine sirkeli su sıktım bir gelişme yok, acaba turşu suyu mu sıksam ya da üşenmeyip ipek hanımın çiftliğinin bize yakın şubesinden doğal haşere ilacı mı alsam… Bu aralar kafamı kurcalayan konulardan birisi, büyük ihtimal hiç bir şey yapamadan Güzelçamlı mevsimi gelecek ve döndüğümde papatyalar ölmüş olacak.

Kahve meselesini nereye yazsam diye düşündükten sonra tel kafesin altına üçüncü paragraf açmaya karar verdim. Nisan başından beri kahve, çay neyin hiç içmedim. Zor geçen ilk 10 günü anlatmıştım. Genellikle fiziksel acılardı. Bu ayın başına kadarsa manevi acılar sürdü. Büyük bir boşluk, ne yapacağımı bilememe, kitap okuyamama, toplum içine çıkamama, cafelere gidip çalışamama, bir oturup bir kalkma, gerçi bu bende hep vardı, hala da var ya… kahvesizlik sendromunda biraz sinirle sıkıntıyla kalkıp oturuyordum. İki üç kere aman iç şu kahveyi noktalarına geldim, her seferinde kahve tenekesini elime alıp kapağını açar açmaz kokusu sinek savar gibi geri teptirdi. O zaman kafama dank etti, bağımlılıkların bir çoğu aslında fiziksel değil ya da fiziksel kısmı olsa da, detoks organlarının çalışma hızına bağlı olarak 5, 10 yada 15 gün içinde bitiyor ve/veya hatırı sayılır oranda azalarak yaşamı engellemiyor. Bu ay başından beri, büyük ihtimal bayramda köklere yapılan Romanya gezisi de büyük etken, oyalanacak çok şey vardı, büyük bir özgürlük içinde hissediyorum kendimi. O kahvenin ağırlığını ayağıma takılan kalın pranga ve ucundaki güllesi kadar cisimsel algılıyor, her gittiğim yere sürüklüyormuşum. Kurtulunca anladım. Özgürüm, özgür, hür.

bilezikler

Bilezikler Bükreş tarih müzesinden, eski çağlardan kalma. Dikkatimi çekti müzede sergilenen eski eserlerin tamamı orijinal ve çok düzgünler; ya bozuklar, kırık dökükler elenmiş ya da her şey Mısır’da olduğu gibi çok mükemmel korunarak gün yüzüne çıkmış. Mısır’da bunu kumların altında kalmasına bağlıyorlardı. Romanya’nın antik yerleşimlerinde olay nedir bilmiyorum. Müzelerde pek açıklama yok, olanlar Romence, özel turlar dışında, ki o da pek nadır, müze rehberlerine rastlamadık. Bizim de çok vaktimiz yoktu, bu yüzden ardında koca bir tarihi gizleyen ülkenin hikayesini çok öğrenemedim.

E-devlette köklerinizi araştırın şecere furyasında İstanbul doğumlu dedemin babasının 1900 başlarında Köstence’den geldiğini öğrenince, C.İ.’nin annesinin, babanenin, Kiki’nin babanesi, Köstence’den geldiğini zaten biliyordum, bir anda koca şehirde nasıl olmuş da aynı köylü olarak birbirimizi bulup evlenmişiz hayret ettim. Köklere yapılan gezi derken doğruyu söylüyordum. Tabii benim için herhangi başka bir iz bulabilme imkanı yok. Hatta şunu öğrendim. O dönem ve daha sonraki dönemlerde Köstence’den geldiği kayıtlı bir çok kişinin doğum ve ikamet yerlerinin aslında tam Köstence, yani kasaba olmadığı ama civar köylerden biri olduğu, Karadenizden gelindiği için İstanbul Yenikapı’da yapılan kayda, doğum yeri hanesi için büyük ihtimal kolaylık olsun diye, köy isimleri oldukça meşakkatli, toptan geliş limanı ismi yazılmış. Hatta daha da kolaylık olsun diye İstanbul limanına 1 ocak 30 haziran gelenlerin doğum tarihi 1 ocak, 1 temmuz 31 arası gelenlerin 1 temmuz kaydedilmiş. Bir de bürokratik, arkaik olarak suçlanırız ülkece, halbuki her şey vatandaşa kolaylık. Kayıt edene de kayıt edilene de…

DSC_0921

Seyahatin son günlerinden birinde Tuna Delta’sına gittik. Bizim Dalyan gibi düşünün ama yüzölçüm olarak çok çok daha geniş bir alana yayılmış. Romanya ile Ukrayna arasında sınır teşkil ediyor. Eski hayallerim depreşti. Lyon’a ilk gittiğimizde de nehir kıyısına çekili, önünde posta kutusu bile bulunan tekne-evlerden birinde oturmaktı en büyük emelim, tabii ki gerçekleşmedi. Bir kere İstanbul’a geri dönüş yaptık ve burada nehir yok. Su kenarında oturmak ise fakir işi değil, bilakis mega zengin işi. Fotoğraftaki evin önünden geçerken sahiplerinden acayip azar işittik, altımızda jet ski boat vardı, şoför hızla geçince, henüz dalga gelmemiş ama verandada sakin yatan köpek dahil evin bir kısmı sular altında kaldı. Fotoğrafı az büyütünce solda olacakları tahmin etmiş olan yeşil gömlekli ev sahibinin kızgın surat ifadesi ve el hareketi iyice görünüyor. Kaptan sonra hız kesti ama biz bir kere geçmiş olduk.

iz pesinde

Yazının ilk fotoğrafı buradaydı. Qune hikaye peşinde. Japon bahçesine gittiğimiz günden kalma. Sıralar şaşınca hikaye de kayboldu. Bugün güneş olmadığından balkon hala serin, güzel ama cumartesi gürültüleri dolmaya başladı, cadde uyanıyor. Tüpçünün metalik tongurtuları bir yandan, inşaata bir şeyler çakan vurma sesleri diğer yandan, iskele kuruluyor gibi, sokaktan sık geçmeye başlayan motorlu taşıtlar, arabalar. Belki daha sonra anlatırım Köstence’de hayat çok sessiz. Derin bir huzur var. Her yer çiçek, tarla, kasabada boş arsa, çocukluğumdan beri görmemiştim desem yeridir. Köstence ile ilgili başka bir tatlı sürpriz, biraz da cahilliğimden, Ovidius’un sürgün yeri olduğunu öğrenmek oldu. Roma imparatoru Agustus’u kızdıran Ovidius o zamanlar adı Tomis olan bugünkü Köstence’ye yollanmış. Mekanı çok sevdiğinden sonrasında affedilse bile ölene kadar Tomis’te kalmış. Tomis ismiyle Masagetler’in kraliçesi Tomris’den geliyor. Tomris bir gün, M.Ö. 600 falan, atlamış atının sırtına Karadeniz’in kıyısına gelip yerleşmiş. Tomris’in yeri önce Tomis sonra Constanta yani Köstence olarak değişmiş. Her yerde Ovidius kitapları, Ovidius kurumları var: Ovidius üniversitesi, Ovidius hastanesi, vs… İlk defa köy köy, kasaba kasaba doğa ağırlıklı geziler yapmaktan kültürel faaliyetleri es geçtim.

papatyalar

Romanya çiçek, bitki cenneti. Yabani çiçekler her an karşımıza çıktı. Bu papatyalar da arabayla bir yerden bir yere giderken dayanamayıp arabadan inip çektiğim karelerden. Gezi hem güzeldi, hem hüzünlüydü. Yer yer çocukluğumun kaybolmuş İstanbul’uydu. Belki de bilinçdışı gizli gizli, bu da laf mı aleni olsa bilinç olur, Romanya’nın, kan çekti hesabı, memleket olduğunu biliyordu. Ovidius’ ikinci ve daha fazla sevdiği, ölene kadar ayrılmak istemediği vatanını çok sevdim. Hatta dilini de anlamasam da sevdim. Peşinden gidebilirim Ovidius. Bundan böyle favori yazarım, kendisidir. Diğerlerinin pabuçlarını şu yukarıdaki delta evinin saman damına attım.