Uzun Uçak Yolculukları ve Yoga

Etiketler

, , , , , ,

1-IMG_8799.JPG

Vaktim olmamasına rağmen inatla her gün yazmaya devam ediyorum. Bu sıralar evde oturup sadece yemek yapan ve iş bitirmeye çalışan birisi ne anlatabilir ki? Geçmişte yaşadıklarını tabii ki… Öyleyse en son geçmişin en kolayından başlıyorum. Uçak yolculuğu. San Francisco’ya giderken Danimarka, Norveç üzerinden, Alaska ve Canada’ya uğrayıp Seattle yoluyla San Francisco’ya indiğimizden, 13 saat süren bu yolculuktan deneyimle Miami için kendi kafamda daha az süreceğini hesaplamıştım. İşte büyük yanılgılarımdan bir tanesi daha. Ben kimim ki anlamadığım işlerde tahminlerde bulunurum. Hesap çarşıya uymadı, Atlantik Okyanusunu bu sefer daha direkt geçerek, Bermuda Şeytan Üçgenini yaran uçak yine 13 saat sonra Miami havalimanına indi. Bana sorarsanız kilometre hesabına vurulsa daha kısaydı ama bir zamanlar Bermuda Şeytan Üçgeninin orada dev bir mıknatıs bulunduğu, üzerinden geçen gemi, uçak, neyin varsa hepsini yuttuğu söylenirdi, herhalde bu yüzden olacak o civardan geçerken kanat mecbur biraz yavaşladık.

Bu sıkıcı süre dışında yolculuk iyiydi. Bu sefer jetlag olmamaya kesin kararlı bir şekilde hiç uyumadan üst üste 6 film seyrederek gittim, dönüşte paso uyudum tabii. Ama jetlag olmamanın raconu bu bence. Ve yoga hareketleri sayesinde hiç bir yerim ağrımadı, şişmedi. Ayağa kalkabildiğiniz uçak yolculuklarında şiddetle tavsiye ederim, bir köşeye çekilin artık ağaç duruşu mu yaparsınız, ters köpek mi ya da burgulardan birini seçin beğenin ama o kadar işe yarıyor ki ne kadar anlatsam dilimde tüy bitmez. Bu deyimin de ne demek olduğunu hiç algılayamamışımdır, bir ara öğrensem bari ya da kullanmasam. Dilimin pis alışkanlıklarından biri işte.

Aşağıda Purnam Yayınları’ndan Dr. Nagendra, Dr. Nagarathna ve Ayça Gürelman’ın Evde Yoga kitabının kapağı ile içinden örnek bir sayfasını koydum. Bu kadar net ve hedefe yönelik başka anlatım tanımıyor, bilmiyorum. Ayça Gürelman ile İstanbul Yoga Merkezi’nde yoga yapmaya istediğim sıklıkta gidemesem de, bu kitap evde elimden düşmez. Uçakta belimi en rahatlatan hareketse bacaklarımı açarak ya da kapalı fark etmez ama dizleri bükmeden belden aşağıya eğilip hareketsiz kalmak oldu. Omurgamın ilmek ilmek açıldığını, bacak kaslarımın lif lif gerilip gevşediğini hissettim.

Valiz kontrolü ve fıstık ezmeleri

Valiz kontrolü ve fıstık ezmeleri

Fotoğrafların sırasını karıştırmışım, aceleden düzeltemedim. Her iki yolculukta da başıma gelen şey, dönüşte bavulumun incelenmesi oldu. Aslında birinci yolculukta tesadüf diye düşünmüş zaten çok geç fark etmiştim. Sağ üst köşedeki bavula, hiç kilitlemem, içlerine değerli bir şey koymadığımdan belki de, isteyen kolaylıkla açıp bakabilir, ve fakat buna rağmen, kesik atmışlar. Bavulu alır almaz fark ettim tabii ama zaten eski ya, pek umurumda olmadı, her halde bir yere takıldı, yırtıldı falan diye düşünürken, bir kaç gün sonra içinden çıkan not kağıdını fark ettim. Biz sizin bavulu açtık, baktık. Oh iyi yaptınız, ama neden yırttınız diye sorasım geldi, tabii o kağıtta yazana göre sorma hakkımız var ama ezeli tembel olaraktan ve blogun mottosuna uygun davranışlar sergileme endişesiyle hiç bir girişimde bulunmadım, öfkemin, isteğimin geçmesini bekledim. Sahiden de geçti. Sonra bu ikinci seyahatten dönüşte de kimsenin bavulu açılmayıp bir tek benimki yine açılınca Çekirdek dayanamadı. Bavulunda ıvır zıvır yiyecek taşırsan olacağı budur. Bir düşünüp baktım ki haklı. Sadece benim bavulda fıstık ezmeleri, cevizler, bademler, bir takım tohumlar vardı. Eh ne yapalım, hem vegan hem glütensiz yemek yemeğe kalksınlar da bakalım yanlarında daha neler taşırlar, göreyim. Burada lafım bavulumu çizenlere, karıştıranlara…

Bu arada thy her seferinde bana uygun yemek vermeyi başarıyor. Bu iyi haber.

Evde Yoga Ayça Gürelman

Evde Yoga Ayça Gürelman

Boş Günün Boş Kaydı

Etiketler

, , , ,

1-DSCN4054.JPG

2105’ten sarkan bir takım işlerim var. Günlerdir onları bitirmeye uğraşırken, arada bir kaç lüzumsuz git gel  peşimi bırakmadı. Sonra da öyle bir sıkıldım ki hadi dedim, şimdi keyiflenmek için bir bölüm dizi seyret bir fincan kahve iç. Tatilde kahveyi azaltmıştım, sadece sabah içmek yetiyordu. Dönünce de devam edeyim, hatta hiç içmeyeyim dedim ama dün bir bugün iki dil dışarıda köpekler gibi soluyorum kahve diye. Sanırım bir fincan olsun içeceğim.

Kahveyi hazırladım, mis gibi koktu. A.B.D. seyahatinin en güzel tarafı her köşe başında Starbucks olması. Ve oradaki Starbucks’ların buradakilerden farkı da her daim muz bulunması. Hayatımı kurtaran onlar oldu. Neyse kahveyi yudumlayarak, yarısını da üstüme başıma dökerek gelip koltuğuma oturdum, lap top’umu lap’ime aldım, kontrol işlerime dönmeden önce yazayım dedim. Okunduğu üzere acayip saçmalıyor durumdayım. Deminden beri sürekli kucağıma çıkmaya uğraşan kediye sinir oluyorum. Ben indiriyorum aşağı o fırlıyor yukarı. Kucak boş olsa içim yanmayacak, her seferinde doğrudan klavyenin üzerine atladığından yazdıklarım birbirine giriyor, hadi al baştan ortaya çıkan hiyeroglifleri silip tekrar yazıyorum.

Kiki’nin bavulu bulundu kendisine teslim edildi, ama yollayacağım bazı şeyler vardı. Yurt içi kargoya gittim, bir poster için 140 tl istediklerini duyunca vazgeçtim geri geldim. Zaten mantı, biber, fincan cinsinden yiyecek ve kırılacak şey almıyorlarmış, sadece tekstil ve kağıt. Ya onlar vakumlu pakette, kokmazlar, kırılacak olanları da pamuklara sardım kırılmazlar dedimse de dinletemedim. Zaten iyi ki de dinletememişim, tüm bu konuşmalar bana fiyat verilmesinden önceydi. Sonrasında zaten derin bir sessizliğe bürünen ortamı YUH diyip keserek mekanı terk edip eve döndüm.

Fotoğraf Key West’in limanından. Büyük gemilerin yanaştığı liman. Bu gemi de, belki fazla belli olmuyor ama, Disney’in gemisi. Key West adasında yaşayanlar her akşam, abartısız yılın 365 akşamı, limana inip cümbür cemaat, sokak gösterileri eşliğinde güneşin batışını kutluyorlar. Biz de oradaydık tabii ki. Fotoğrafları henüz tasnif edemediğim için olayı sonraya bırakıyorum. Bu erteleme işinden bir türlü kurtulamayacağım galiba. Üzerime yapıştı kaldı. Biçim değiştirip başka türlü şekillerde ama özünde değişmeyerek sürekli karşıma çıkıyorlar.

Neyse bu kadar boş gevezelik yeter. Bugün çok boş bir gündü. Verimli bir çalışma olmadı. Kiki’ye burada bırakmak zorunda kaldıklarını postayla gönderemedim. Kontrol işini bitiremedim. Yemek yapamadım. Akşama açız. Tuzlu, yağlı mısır patlatabilirim ancak. Yanında koca bir bardak suyla. Cevap bekleyen maillere cevap yazamadım. Kısa bir paragraf yazmam gerekiyordu, onu da beceremedim. Peki ne becerdim?

Çekirdek için bizim evin yedek anahtarlarını yaptırdım. Gömlekleri ütücüye götürdüm. Bir de boş geçen günü boş boş yazdım, aman kaydı bulunsun.

Not: Fotoğrafta en çok kırmızı bacaları ve onların sağındaki baca gibi duran aydınlık yükseltiyi sevdim.

2015 Kayıp Yılı Oldu

Etiketler

2015’in bilançosunda iki önemli kayıp var hayatımda. Kabaca biri iyi biri kötü diyebilirim.

Kötü olanı annemi kaybetmiş olmam. İyi olanıysa senelerdir üstümde birike duran yirmi kiloyu.

İki kayıp üzerine de belki bir gün detaylı anlatımlara girerim ama şimdilik kendimi hazır hissetmiyorum.

Yine de ikincisi hakkında biraz ipucu vermek gerekirse yaşam tarzı değiştirdim diyelim. O kiloları alırken yaptığım ne varsa şimdi artık yapmıyorum, bunların büyük bir kısmı da yediklerimle alakalı. Mesela örneğin peynir, sucuk, yumurta, yoğurt yemiyorum. Taze meyve dışında şekerli hiç bir şeye dokunmuyorum. Çay zaten sevmezdim, çeşitli yeşil çaylar, adaçayı, nane çayı falan o tür şeylere geçtim, kahve kendiliğinden azaldı, arada bazen fazla kaçtığı oluyor ama çok değil, ara sıra hiç içmediğim günler oluyor, kuru meyve, zeytin, nar ekşisi, turşu vs gibi fermente yiyeceklerden uzak duruyorum, et, balık, tavuk, deniz mahsulü tüketmiyorum, yosunlarla bir derdim yok, piyasada bulursam yiyorum, bir de buğday, arpa, yulaf, çavdar gibi glüten içeren tahılları kullanmıyorum, yerine bol bol patates, pirinç ve mısır tercih ediyorum. Kabacası böyle. Spor yapasım gelse de yerimden kıpırdadığımı söyleyemem. Yogaya başladım, devamını getiremedim. Ama hep aklımda. Bir başka türlü enerji kazandım. Daha sakinim, ara sıra acayip öfkelendiğim oluyor ama hiç bir şeye fazla takmıyorum. Bu beslenme tarzı beni kendime düşürdü desem daha doğru. Zaten az kendimleydim ya…

Bunun dışında 2015 seyahat yılı oldu. Ömrümde hiç seyahat etmediğim kadar ettim desem yeridir. Paris’e kaç kere gittim bilmiyorum. Zaten o sayılmaz artık. Ömrümde ilk defa A.B.D.’ye gittim. Çekirdek’le California eyaletinde gezdik. San Francisco’dan başladık arabayla Los Angelos’a kadar indik çıktık. Bunca sene filmlerde seyredip hayran olduğum o uzak ülkeyi görmek kayda değerdi. Uzun uçak yolculuğundan çok korkuyordum, ama geçen gün de yazdığım gibi korkuların üzerine gidildiğinde ortadan yok olduğunu gördüm. Bu da güzel bir gelişmeydi. Yazın yine Çekirdek sayesinde, çünkü o bölgelerde çalışıyor, eski Yugoslavya ülkelerini gezdik; Bosna Hersek, Sırbistan ve Hırvatistan. Hiç beklemediğim bir keyifle oralara hayran oldum. A.B.D.’den sonra yerleşmek isteyebileceğim ikinci ülke olabilecek kategorideler. Ama İngiltere’yi görmeden karar vermek istemiyorum. Sonra da yılı Florida eyaletinde kapattık. Ufak tefekleri saymazsak bu üç büyük seyahat 2015 yılının öne çıkan olaylarındandı.

İç yaşama bakarsak, hani iç gelişim, kişisel gelişim, pek geliştiğimi, gelişebildiğimi sanmıyorum. Hala aynı odunlukta zıplıyorum.

Kitap okuma, film seyretme açısından da pek zayıf bir sene oldu 2015. Yine de kitaptan fazla film seyrettim. Okuduklarımı saymıyorum bile çünkü çıkacak rakamdan utanç duyacağım, kesin. En fazla yaptığım, dizi seyretmek oldu. The Good Wife, Game of Thrones, Pretty Little Liars, vs… Günlük tutmadığım için şimdi hatırlamakta zorlanıyorum.

Saçma sapan alışverişler yaptım, yoğun bir şekilde kitap aldım. Bu sene sıfır alışveriş hedefi koymak, hatta sıfır kitap hedefi koymak içimden geçse de yapamayacağımı adım gibi biliyorum, bunu başaranlara öyle imreniyorum ki anlatamam. Yarına kadar kendime süre veriyorum, belki bir orta yolunu bulurum. Gerçi bunu yapacaksam da ilan etmeden yapacağım. Aynı kilo verme işinde olduğu gibi. İlan ettiğim hiç bir şey olmuyor, bitmiyor. Roman yazdığımı da kimseye söylemeseydim keşke diye düşünüyorum. Onu da bir türlü bitiremediğime göre.

Kabaca 2015 böyle geçti. 2016’ya fazla hedef koymadım. İki koca karar bana yeter de artar ile. En önemlisi her gün yazmak. Geriye vaktim kalırsa yarım kalan işlerimi bitirip, bir türlü toparlayamadığım evimi, bilgisayarımı, external hard drive’larımı, masamı, kitaplarımı düzenleyeceğim. Arkamdan çekiştirip duruyorlar.

Duygularına hakim ol, hislerini kendine sakla

Etiketler

, , , , ,

1-IMG_5118.JPG

Bu sabahtan itibaren 2015 bilançosunu yapar, Florida yolculuğunu anlatmaya geçerim diyordum ki biriken işleri bitiremediğimden günün bu saatinde yine günlük zırvalarla yetineceğim.

Sabah kalkar kalkmaz çin fal çubuklarından birini çektim. ‘Guard your feelings today and hide your emotions’ çıktı. Feelings ile emotions farkını hiç bir zaman çok net algılayamamış olsam da şunu anladım, bugün herkese her şeyini öylece anlatma, duygularına hakim ol, hislerini kendine sakla. Tam da bana göre bir şey bu yaa. O yüzden ulu orta günlük yazıp yazmamakta kararsız kaldım. Sonra da dedim ki aman yahu ben çinli miyim neyim ki, onların falına inanayım, gerçi eksik de kalmayayım. O yüzden günün yarısı geçtikten sonra yazmaya başladım. Böylece herkesin gönlü olmuş oldu; hem çinlilerin hem benim.

Bu kutuyu Orlando Universal parkında yeni açılan Harry Potter Diagon Alley dükkanlarından birinde bulup aldım. Orlando’nun parklarını daha sonra renkli resimli yazacağım, çok güzeller. Eurodisney’e de Los Angelos’dakilere fark atarlar.

1-IMG_0828.JPG

İşte Londra, Diagon Alley’deki Weasley ailesinin ıvır zıvır dükkanı. Çin fal çubukları buradaydı.

Şimdi geleyim düne; hava alanı çok kalabalık, bir çok kişi uçaksız kaldı dedimdi ya, çilingir faslından sonra en nihayetinde eve girebildiğimizde Kiki’nin uçağını her zamanki gibi radardan takip etmek üzere bilgisayarın başına oturdum. Bu radardan takip işi en hoşuma giden şey, yolculuk eden kim olursa olsun, yakın çevreden demek istiyorum, hemen takibe alır, minicik uçak, ülkelerin üzerinden geçerken sanki ben de uçağın içindeymiş gibi hayallere dalarım. Piste iniş yaklaştığındaysa bire bir yaşarım. Saçma sapan bir tutku işte. Dün de baktım, bizimkinin uçağını bulamadım. Sonra THY’nin sitesinden kontrol edeyim dedim. Henüz kalkmamış, 1,5 saat kadar rötar gözüküyor ayrıca aynı saate bir uçak daha koymuşlar. Ek sefer. Tarifesiz. Çekirdek, demek biz ayrıldıktan sonra uçamayan insanlar arbede çıkarmaya devam ettiler ki bu ek sefer kondu yorumunu yaptı. Valla ben bunu düşünememiştim ama onu dinledikten sonra haklı olabileceğine inandım. Dün gerçekten görülesi, yaşanası bir kalabalık vardı.

Bu iki uçak rötarlı da olsa bir şekilde kalktılar. Bizimkininkini radardan takip ettim. Öyle bir zamanda indi ki, Kiki bu dönem Paris’te değil, oradan Nancy’e geçmesi lazım, havaalanından treni yakalamasına yarım saat var, pek olası gözükmüyor. Yine de içimiz rahat bir saat sonra bir tren ve ondan bir saat sonra da bir başka son tren var. Elbet birinden birini yakalar, ortada kalmaz. Üzerinden kırk dakika falan geçtikten sonra bizimkinden telefon geldi, ya benim bavullarım hala gelmedi, ikinci treni de kaçıracağım. Ne yapalım olacak o kadar, geç olsun hiç olmasın dedik, kapattık telefonu. Bir müddet sonra artık trene binmiştir diye düşünürken bir telefon daha çaldı. Bütün boşaltma bitti ama benim bavul hala çıkmadı, ne yapayım, bırakıp gideyim mi? Son treni de kaçıracağım. Len nasıl olur? Bırakıp gidilir mi? Valla kimsenin bavulu çıkmadı, biz burada çok kalabalık bir şekilde bekliyoruz. Nasıl yani ya? İşte sadece 10 kişinin bavulu geldi, diğerlerininki yok. Olur mu öyle şey Kiki, emin misin? derken bir de azar işittim sözüne inanmıyorum diye. Fakat gelin görün ki olay gerçekmiş. Kimsenin bavulu gelmemiş. Bavulu gelen o 10 kişi de, ek seferle gelenlerin bir kısmıymış, geri kalanın ve Kiki’nin uçağındakilerin, ki asıl tarifeli olan, hiç birinin gelmemiş. Yok dedik, bavul öyle bırakılıp gidilmez, gidersen eğer bir daha hak iddia edemezsin, edemeyebilirsin. Sıcağı sıcağına tutanak tutturman, adres bildirmen lazım ki, bavul bulunduğunda sana yollasınlar. Danışmanın önü aşırı kalabalık. Evet ama mecbur bekleyeceksin, yapılacak bir şey yok.

Kös kös kuyruğa girdi, bekledi. Tutanak tutuldu. Bizimki dün gecenin bir yarısında Paris’te oturan bir arkadaşına gitti, kaldı. Bu sabah da Nancy’e okula geçti. Bavuldan şu ana kadar hala bir haber yok. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, bu sabah bindiği trene kaç para verdi bilmiyorum, soramadım, ama sıkışık zamanlarda, özellikle de tatil dönüşlerinde falan hızlı tren biletlerini öncesinde almamışsan eğer uçak biletinden pahalıya gelir. Bu parantez dünkü taksi ve çilingir macerasına eklenince 2016 senesinin lüzumsuz masraflarla açıldığını söyleyebilirim. Umarım böyle devam etmez. Yine de neyse diyoruz, sağ salim gitsin de…

Şimdi böylesi bir durumda hislere hakim olup, duyguları saklamak nasıl bir şey olur, soruyorum, cevap ver çin falı…

Günlük Hayata Zorlu Dönüşler

Etiketler

, , , , ,

1-IMG_1512.JPG

Dün akşam saat 19 gibi havaalanından eve geldik. Kediler ortadan toz olmuş. Hatta birini bayağı aradık, bulamayınca hafif paniğe kapılmakla birlikte çareyi Kiki’nin okulda çaldığı flütü aramakta bulduk. Benim çalmama saklandığı yerden çıkmadı, halbuki diğer ikisi bacaklarıma dolanmaya başlamıştı bile… Sonra flütü eline Kiki aldı, Şişko’nun (saklanan kedinin ismi) iyi bildiği melodi duyulur duyulmaz kendisi de iç odadan koştura koştura geldi. İçimiz rahat etti. Fakat gece yarısına kadar hiç biri yüz vermedi. Yalancıktan tabii, çünkü üçü birden yatakta üzerimdeydi. Bu sabaha sorun kalmadı. Bilgisayarın tepesinden inmez oldular.

Gitmeden önce buzdolabında sebze meyve bırakmıştım. Hiç biri bozulmamış. Hatta muzlar vardı, dış kabuklar hafif kararmış ama içleri sert. Yeni bir saklama tekniği buldum. Bundan bahsetmeliyim. Her şeyi, limonları, patatesleri, soğanları, domatesleri ve asıl yeşil yapraklıları yıkayıp bazen de yıkamadan ama kuru bir şekilde kese kağıdına koyuyor, sonra da bir naylon torbanın içine yerleştirip ağzını sıkıca kapatıyorum. Ne bir kararma oluyor ne de pörsüme. Ama şahsen 15 gün dayanacaklarına pek ihtimal vermiyordum. Gelip de taptaze bulunca sevindirik oldum.

Neyse asıl bahsetmek istediğim dün gece geldik ama bu sabah Kiki’nin Paris’e dönmesi için tekrar havaalanına gitmek gerekiyordu. Biletleri erkenden almama rağmen Sabiha’dan kalkan uçaklar çok pahalı olduğundan hadi demiş Atatürk’ten almışım, ne büyük hata. Bir de kar yağdı ya, bizim külüstürde de kar lastikleri yok, taksiyle gidip gelelim dedik. Bayağı tuzlu oldu. Üstelik aceleyle çıkarken anahtarı kapının arkasında unuttum. Kapıyı çeker çekmez aklıma geldi ama boşuna. On beş günü otellerde geçirince günlük alışkanlıklar hafızası tamamen sıfırlanmış. Biraz önce de çamaşır makinesini çalıştırmakta zorluk çektim.

Fazla uzatmayayım, Kiki’yi götürdük, aynı taksiyle geri geldik. Bu arada anlaşıldı ki benden başka kimse, C.İ ve Çekirdek, evet Kiki’yi havaalanına üç kişi götürdük, yanına anahtar almamış. Neyse ki yokluğumuzda kedilere ve çiçeklere bakan alt komşuda bir yedek vardı. İnip onu aldık belki arkada kalanı iter düşürür diye… Ne boş umutmuş. Çilingir çağırmak zorunluluk halini aldı. Bize görece yakın, Suadiye’de oturan birini bulduk. 20 dakika sonra gelirim dedi. Hava da nasıl soğuk anlatamam. Bir gün evvel yat gezisi yapıp, denizin dibinde balık, sünger, yosun, deniz anası vs seyretmiş, kumsalda az da olsa bronzlaşmış insana kar havasının nasıl geldiğini tarif bile edemem. Kelimeler yetmez. Bari dedim markete gidip biraz sebze meyve alayım.

Dönüşte çilingir de gelmişti. Birlikte yukarı çıktık. Adam çantasını açtı, içinden bir tornavida çıkardı. Hemen atladım, kilit değiştirmek zorunda kalacak mıyız? Yok, dedi. Eğer kilitli olsaydı evet, ama siz çekip çıkmışsınız hiç gerek yok. Oh içim rahatladı, yine de endişeyle bakmaya devam ettim. Bizim kapı, güzel kapı. Aman kıymığına zarar gelmesin. Adam tekrar çantaya döndü ince, el kadar bir teneke levha aldı, kredi kartından biraz daha büyükçe bir şey. Filmlerdeki soygunculara benzedi. Aletler açısından diyorum. Hem de aynısının  tıpkısı.  Çilingir, maymuncuk kelimeleri nedense bende daha profesyonel bir yaklaşım, farklı teknikler çağrıştırırdı, bugüne kadar. Sonra, tornavidayı alttan soktu kapıyı araladı, aralanan yere teneke levhayı soktu, yukarı doğru kaydırarak sürükledi, hani kredi kartlarının manyetik alanını geçirirsin ya kasadan falan onun gibi ama aşağı değil yukarı doğru, kilit hizasına gelince tak kapı açılıverdi. Yirmi dakika heyecanla beklediğimiz çilingir kapıyı şıp açıverince evlerin içine gerçekten de ne kadar kolay girildiğini anlamış oldum. Nasıl yani ifademi gören adam kilitli olsaydı biraz daha geç açılırdı ama bize kilit dayanmaz dedi. Nasıl içimi rahatlattı yani, bu kadar olur.

Şimdi yazarken düşünüyorum da evlere paso girilmemesinin nedeni aslında insanların birbirine olan saygı ve sevgisinden. Yoksa o kadar basitmiş ki açılması… Ortalıkta kötü niyetli insanlar çoğunlukta olsaydı inanın her an herkesin evine birilerinin giriyor olması gerekirdi. Biraz pollyannacılık oynamak oldu sanki ama… böyle hissettim.

Eve girdik sonunda ama iş güç bitmedi. On beş gün tatil yapıyorsan eğer o tatilin organizasyonuydu, baştan hazırlığıydı, dönüşte toparlanmasıydı falan valla on beş günden çok daha fazlasını heba ediyorsun. Ne o dinlenecek, eğlenecektik. Yine de nankörlük etmeyeyim. Çok iyi geldi. İlk defa olarak eve dönmek istemedim. Florida’nın sıcağı, nemi ve had safhada açılmış klimalalı iç mekanlarına rağmen. Bizdeki gibi dışarı çıkacakken değil içeri girecekken giyiniliyor orada, elin memleketinde. Utanmasam bere, atkı, eldiven de taşıyacaktım yanımda.

Not: Havaalanı feci kalabalıktı. Ek seferler konmuş. Check-in kuyrukları neredeyse dışarı taşacak derecedeydi, biz yine de şanslıydık, bir çok kişinin yeri, önceden check-in yapılmadığı için düşmüş, uçamayacak olanlar olay çıkardı. Arbede açısından epey bereketli bir gündü. Nerede çokluk orada bokluk deyimi bir kez daha yerindeliğini kanıtlamış oldu.

İkinci Not: Fotoğraf Key West’de gün batımı ve yelkenli.

Üçüncü Not: Eğer bu hız ve hevesle gidersem, tüm yolculuğu da anlatır sonra San Francisco ve eski Yugoslavya ülkelerine de geçer, günlüğün eksiklerini bir ölçü de olsa tamamlarım

 

Havada Bulut sen Miami’yi Unut

Etiketler

, , ,

1-IMG_5090.JPG

Dönüş uçağı rötar yapınca zaten bir parça erken gittiğimiz havaalanında epeyce bekledik. Bu yolculukta bana Türkiye’yi aratan tek şey hava limanları oldu. Canını yiyeyim Atatürk’ün ve Sabiha’nın. Lounge’ına giremesen bile 24 saat açık dükkanları, Starbucks’ı, barları, restoranları… San Francisco’nunki de aynı Miami’ninki gibiydi, akşam altı deyince herkes kepenkleri indirip ortadan toz oluyor, yerlerde süründük. Neyse sonunda uçağa binebildik. Rötarlı geleceğiz derken nasıl oldu bilmiyorum, önümüzdeki ekran 10 saat sonra İstanbul’a iniş göstermeye başladı. Şu an Cenevre cenahlarını geçtik, iki saat on yedi dakika sonra Atatürk’teyiz. Halbuki giderken 12,5 saatte zor gitmiştik.

Yolculuk epey zorlu geçti. Hiç bu kadar uzun süreli şiddetle sallanmamıştım. Önden Kiki bile dönüp baktı, ne oldu dedim, böyle yaptığında korkuyorum, ben de dedim, ama şu an öyle uykum var ki korkuyla uğraşamayacağım. Gerçekten de endişelenemedim bile küp gibi uyumuşum. Atlantik boyunca sarsıntı kesilmedi. Trende gibiden de öte bir şeydi. Bir zamanların bugi bugileri vardı. Lunaparkta binerdim. Roller Coaster’ların ilkeli. Minikler için olanı. Hatırlayan varsa aynı onun gibiydi. Neyse, uçuş korkusu olanlara uzun uçak yolculuğunu tavsiye ediyorum, daracık koltuklar arasında o kadar uzun süre kalıyorsun ki, hiç bir insan bedeni bu kadar uzun süre korkuyla yaşamaya programlı değil, işte bunu anladım, bir anda silkinip kendine geliyor. Korkunun üzerine gitmek gerek lafını algıladığım anlar oldu bu Amerika seyahatleri.

Bugün için daha başka ne yazsam bilmiyorum. Kanat üzerinde olduğumdan manzara sıfır. Önümdeki filmler derseniz gidişte zaten altısını seyretmiştim, geriye kalanlar ya zaten seyrettiklerim ya da hiç seyretmeyeceklerim. Bir de THY filmlere sansür uygulamış, aradan sahneler eksik ya da mesela plajdaki kızların popoları göğüsleri buğulu. Hiç keyfi olmuyor. Bunun da zıvanasını çıkarmışlar. Yemekler derseniz eskisi kadar iyi değil, ya da ben alıştım. Patlıcan, pilav ve humustan kus geldi.

Bu aralar Iain Banks’in Eşekarısı Fabrika’sını okuyorum. Gerçi 12 günlük yolculuk boyunca yalnızca birinci bölümü bitirebildim, izlenimim ilginç, yer yer komik. Kitabın ne anlatacağını merak ettim. Florida’da kitapçıya gidecek zaman olmadı. Hava alanından bakarım diye düşündüm ama İncil ve türevleri, bir iki aşk, macera romanı, bir iki kişisel gelişim kitabından başka bir şey yoktu. Bir de Stephan King. Dergi derseniz ne New Yorker ne de Paris Review. New York hava alanını merak ediyorum. Orası da bunlar gibiyse… David Foster Wallace’ın Infinite Jest’ini almak istiyordum, olmadı. Aslında kindle edisyonu var ama, elimde basılısı olsun diye çok arzu ettimdi. Yine de kitapsız dönmüyorum, Hemingway’in evinden, Dali müzesinden aldıklarımı sayarsak.

Bugünlük bu kadar yeter, uzun süre ara verince günlüğe ne anlatılır, ne yazılır unutmuşum. İki normal, bir dev boy kavanoz yüzde yüz fıstık ezmesi aldım, kavrulmuş, tuzlu. Çok heyecanlıyım. Amerika’nın old fashion recipe’larından öyle lezzetliler ki, umarım yağları bavula akmaz.

Özetle, yeni bir yıla başlamış gibi değilim şu an. Hem de hiç. Florida otuz dereceydi. Gelmeden bir gün önce tekne turu yaptık. Kaptan kız, miçosu da kızdı, erkeklerin hakimiyetinde olmayan bir tekne gezisi çok mükemmeldi, havaların yaz aylarında daha da sıcak, daha da ıslak olduğunu söyledi, şimdilerde ılıkmış, ne ılığı… Cehennem sıcağı vardı, Temmuz Antalya’sından beter.

Alplere geldik, birazdan sabah kahvaltısını dağıtmaya başlayacaklar, iyisi mi azıcık okuyayım.

Not: Amerika dönüş yolculuklarında taze portakal suyu da yok.

 

Altın At Arabasının Kabağa Döndüğü Gün

Etiketler

 

 

1-IMG_4907-001.JPG

Senenin en güzel günü 31 Aralıksa, en berbatı da altın at arabasının kabağa, insanların sıçana döndüğü 1 Ocak. Sabahında, gecenin şatafatı, heyecanı ve umutlarının bir anda baş ağrısı, mide bulantısı, büyük depresyon artı kabızlıkla yer değiştirdiği, ışıldayan tüylü maskelerin aslında defalarca üzerine basılıp ezilerek odanın bir köşesine atılmış karton olduğunu anladığın gün. Ve önünde ani düşüşleri, ite kaka, ağır aksak çıkışlarıyla uzanan 365 günlük bir roller coaster macerası.

2015’i ABD’nin Florida eyaletinde kapattık. Ucuna diktikleri taşta Cuba’ya 90 mil kala dese de gerçekte 93 mil olduğunu yaptığımız klasik şehir turundan öğrendiğimiz Key West adasında; sıfır mil, yolun sonu dedikleri yerde. 2015’i gömdük, dönüyoruz.

Yeni yıl kararları

  1. İnternet günlüğüne devam etmek. Her günü kaydetmek.
  2. Başka bir medeniyete yerleşmek ya da hedefe uygun çalışmalara başlamak.

İçine doğduğum kültür tepe tepe kullanıldı, bitti. Bundan böyle etrafımda yaprak dolma, mercimek köfte, kısır, döner, lahmacun görmesem de olur.

  1. İlk iki karardan doğacak çeşitli yan ürünler, ki onların hepsini burada sıralamaya gerek yok.

Her Güne Bir Kitap, Pazar Günü Şimdilik Tatil

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

IMG_3788

İlk defa olarak bu kadar çok kitabı aynı anda okuyorum. Tam 6 adet. Karışmıyor mu? Unutmuyor muyum? Bazılarını evet ama bazılarını hayır.

Önce Jack Kerouac’ın Yolda’sına başladım. Keyifle okuyordum. Bitmesin diye yavaş yavaş, sindire sindire okunur ya, her cümlenin, her kelimenin, her harfin üstüne basarak aynen öyle, adeta içten seslendiriyordum. Tam bitmek üzereyken ne oldu bilmiyorum, araya bir çok kitap girdi. Yine de gece gündüz aklım fikrim bu kitapta. Kerouac’ın antolojisini yaptım. Her birini sırayla okuyacağım. San Francisco Beat Museum’da son çıkan ama ilk yazdığı The Town and The City’den bile önceki The Sea is My Brother’ı aldım. Kitap edinimi bende pırlanta yüzük etkisi yapar.

Sonra Orhan Pamuk paneline gidebilme fırsatı çıktı, Sessiz Ev’i bir daha okumak istedim. Yolculuk falan derken hem panele katılamadım, hem kitabı bitiremedim. Şunu anladım ki, çocuklukta sevdiğimiz kitapları defalarca okur, filimleri her bir repliği ezberleyene kadar seyrederdik ya, büyüyüp kadın ya da adam olunca neden vazgeçeriz ki bu huydan. Aniden miktarlarda skor tutma hırsı bürür insanoğlunu. Sayıca eksilen hücrelerin yerine geçeceğini mi sanırız nedir, muamma bir tutum.

Mavi Neşe’nin Soğuk Ses’i geçen ayın okuma kulübü kitabı, bitiremediğim ikinci kitap. 95 inci sayfadan öte gidemedim. Dün diyordum ya, bu okuma grupları zihin açıyor. Nedenini kitabı okuyup seven arkadaşlar konuşurken anladım. Benden başka herkes sevmiş ve bitirmişti zaten. Bir kişi vakti olmadığından okuyamadan gelmişti onu da affettik. Kitabın daha ilk başlarında yarılmalar başlıyor ve bu yarılmalardan birer kimlik çıkıyor, işte ben o anı büyük ihtimal 13 saatlik San Francisco uçağında uyuklayarak geçtim, suçu üstüme almayı hiç sevmem, kişilik bölünmesi olayını anlamamışım. Diyorum kim bunlar, hepsi aynı telden gibi ama farklı da… Dolayısıyla tekrardan hakkıyla okunacak ve ondan sonra yazılacak.

Sonra geçenlerde William Zinsser’in İyi Yazmak Üzerine kitabının 30.Yıldönümü Baskısını Kadıköy’deki 6:45 yayınevinde buldum. Bloga tekrardan yazmamı teşvik eden de o oldu. Bana sorarsanız bu kitabın her cümlesi bir cevher. Yazıda tarz üzerine yazdıklarına bayıldım.

Tarz dükkanı diye bir şey yok; tarz, yazı yazan insanın saçı kadar organik bir parçasıdır veya kelse saçsızlığı kadar. Tarz eklemeye çalışmak peruk takmak gibi bir şeydir. İlk bakışta eskiden kel olan insanı genç hatta yakışıklı gösterir. Ama tekrar baktığınızda -ve söz konusu peruksa illa ki tekrar bakarsınız- ortada yanlış bir şey var gibi gelir. Problem bakımlı olup olmaması değildir; gerçekten iyi görünür ve peruğu yapanın becerisini takdir ederiz. Önemli olan şey onun artık kendisi gibi olmamasıdır. […] Okuyucu onlara bir şeyler anlatan yazarın içten olmasını ister. Bu yüzden en temel kural şudur: kendiniz olun.

Kitap yarıda kaldığı için üzülmüyorum, çünkü ağır ağır sindirerek okunacak bir kitap. Belki de başucuna layık.

Lena Dunham’ı Girls dizisinden tanıyor ve keyifle takip ediyorum. İlk yaptığı kendi hayatından bahseden filmlerini, Creative Non Fiction ve Tiny Furnitures, gözlerimi kırpmadan izledim. Zekasını, yeteneğini ve cesaretini takdir ettiğim bir kadın Dunham. En son youtube’daki The New Yorker dergisi festivali konuşmasını izledim. İçten ve samimi, içten ve samimi aynı anlamı mı taşıyor, bunu yazdığımda nüans farkı gibi bir şey mi oluyor bir an tereddütte kaldım, ilk fırsatta sözlüğe bakıla, korkuları yok değil ama bunların üstüne gitme yolunu seçmiş. Hayranıyım. Dolayısıyla kitabı çıktığında ingilizcesini almıştım. Okuyanus’un türkçe baskısını görünce onu da aldım. Dün gece onunla yattım. Bu sabah içim başka bir kitap için kıpır kıpır uyandım. Sanırım bu aralar, uçarı tipler vardır ya aynı anda 3-5 aşığı birden idare eder, işte öyleyim. Bunun bizde bir ismi var nasıl unuturum, Sadık Şendil Yedi Kocalı Hürmüz, oh bir an içim rahatladı, bir kitaba daha yer var, Yedi Kitaplı Qune…

Bu sabah başladığım son kitap, Iris Murdoch’un Rüya Sakinleri, okuma gurubuyla bu ay okuyacağımız kitap. Moderatör benim. Bu sefer hakkıyla çalışmak istedim. Iris Murdoch’un Kesik Bir Baş ve Tek Boynuzlu At’ını neredeyse çocukluk denecek kadar uzak bir tarihlerde okumuştum. Anıları yeniden canlandırmayı, hayatını daha detaylı incelemeyi ve bir kitabını daha okumayı, büyük ihtimal Ağ, tasarlıyorum. Gerçi benim bildiğim Qune bunları istek listesine yazar ve hiç birini yapmaz, sonra da söylenir, yazılar döşenir. Neyse bu sefer biraz daha kararlıyım.

Yarın sabahtan Kiki’nin oraya uçuyoruz. 6 gün sonra yeniden İstanbul’dayım. Bu arada sesim çıkmazsa ki büyük ihtimal çıkmaz, bilin ki ya geziyorum ya da bu 6 kitaptan birini okuyorum. Hangisini götürsem acaba? Seçim yap Qune. Biliyorum olayı aceleye getirip son anda hepsini birden bavula tıkmayı düşünüyorsun ama bak akıl var mantık var. Olacak iş değil. Her seferinde onca yükü taşıyınca pişman oluyorsun. San Francisco’ya Shakespeare’in külliyatını tam fırsatı diyerek götürdün hangi birini okudun ha… Ha… Sana soruyorum, cevap ver Quneeee…

Biraz Kitap, Biraz Günlük Hayat, Her Daim Bol Sohbet

Etiketler

, , ,

golden gate çiçekleri

Ayda bir toplandığımız bir okuma grubumuz var. 2007’de Jane Austin’s Book Club filminden sonra bir çoğumuzun böylesi bir etkinliğin varlığından haberdar olup, arkadaş çevresi içinde organize ettiği, kimilerince zaman kaybı, kadın eğlencesi tabir de edilen uğraşlardan birisi. Tahmin edebileceğiniz gibi iş çok geleneksel, her ay aramızdan biri bir kitap önerisiyle geliyor, o kitabı hepimiz alıp okuyoruz, bir sonraki toplantıda konuşup paylaşıyoruz. Kitabı seçen toplantıyı yönetiyor, ayrıca başlangıç konuşması da onun, açılışı neden bu kitabı seçtiği ve yazarın edebi/şahsi yaşamı hakkında detaylı bilgi vererek yapıyor, sonrasında bizler sırayla söz alıyor artık ne söyleyeceksek onu paylaşıyoruz. Çok fazla laf kesmemeye çalışsak da bazı kitaplarda, karşılıklı paylaşımın heyecanından olsa gerek, hep bir ağızdan konuşup kimseyi dinlemeyerek kaosa sebep olduğumuz da oluyor, işte o zamanlar o ayın kitabının sahibi kimse, ki biz bu kişiye ayın moderatörü adını yine geleneksel biçimde koyduk, hemen olaya el atıp ortamı sakinleştiriyor, konuşma düzeninin kesintisiz akmasını sağlıyor. Bizimkinin bize yarayan ya da bana yarayan diyeyim, ayrıcalığı bu gruptaki her üyenin okumanın yanı sıra yazıyor da olması. Aramızdan 4 kişinin hali hazırda basılı kitabı var, hatta kimileri ikincilere, üçüncülere gebe… Yazıyor olmak, kurgudan bahsediyorum, okumaya farklı bir bakış açısı kazandırıyor, o yüzden de kitap sohbetleri daha bir zevkli geliyor. Ayrıca bütün bunları akşam vakti yemek, şarap, bira ve çay eşliğinde yapıyoruz. Bazen zamanı unutuyoruz, mekandakileri gece yarılarına kadar tutuyoruz, kasayı kapatmak zorunda kalıyorlar, işte o zaman üçer beşer çay ya da ne içiyorsak bol stoklu onlardan söyleyip ödemeyi yapıyoruz, sonra tüketene kadar biraz daha oturuyoruz. Gariplerin sesleri hiç çıkmıyor. Ne diyeyim böyle mekan az bulunur.

Peki, yalnızca kitap mı konuşuyoruz? Tabii ki hayır, insanoğlu bir araya gelir de hayatına ait dedikodularda bulunmadan durabilir mi?

Geçtiğimiz hafta çocuk ve özgürlükleri meselesi gündeme geldi. Tabii peşinden de annenin merak ve endişe düzeyi. Zaten özgürlük deyince orada bir duracaksın. Parantez içinde yazmadan edemeyeceğim, uzun zaman yazıya elimi sürmeyince, metnin yapısı, giriş, gelişme, sonuç bölümlerinin önemi falan kalmadı, çünkü yazmayınca bilinç daha hızlı ve girdaplı akar, umarım bu pis huyum düzelir, okuma grupları ya da kitap kulüplerinin her neyse işte onların bir çok faydası var. Birincisi, hayatta okumayacağın hatta eline bile almayacağın kitapları/yazarları okuyup, bir de üstüne üstlük seviyorsun. İkincisi herkesin zevkinin ve en önemlisi algısının farklı olduğunu her ay büyük şaşkınlıklar içinde yeniden anlıyor ve kabul ediyorsun, ki bu da aslında seni zenginleştiriyor, çünkü seninle aynı fikirde olmayan her kişi sana farklı bir bakış açısı kazandırıyor, ama ertesi günü yine aynı o tanıdık bildik fakirhanene dönüyorsun benden söylemesi, 50 senedir işleyen nöron bağlantılarını silip başka bağlantılar yapmak zor iş, öyle beyin gibi ufacık bir organın kendi başına yapabileceği bir şey değil, nehir yatağını zorla değiştiriyorlar, her taşkında yenisi eskisi her ikisi birden sular altında kalıyor. Bu arada ‘sen’ kalıbını kullandığıma bakmayın düpedüz kendimden, ‘ben’den bahsediyorum. Üçünçüsü ve benim için en önemlisi de her kitabın/yazarın kör topal bir alıcısı/nefret edeni var. Bu hiç bilinmeyen bir yazar/kitap da olabiliyor ya da tam aksine edebiyat tarihine adını yazdıranlardan biri de… İşte bu gece buluşmalarında bir an evvel oradan çıkıp, koşarak eve varıp, aslına bakılırsa taksiyle, bilgisayarın başına geçmek ve sabaha kadar yazmak istiyorum. Ama tabii ki bu, Kunegond’un en temel yaşam prensibine göre, neymiş tekrar edeyim, ‘çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekliyorum,’ aykırı bir davranış biçimi. Çok uzun bir parantez olduğundan asıl konuya geçebilmek için paragraf atlıyorum.

Durum şudur: Çocuklar okul gezisiyle dağa giderler. Sizinkine ulaşmanın imkanı yoktur. Merak edersin. Sonra yine bir merak edersin, arkadaşlarını ararsın, öğretmenlerini ararsın, ulaşamazsın, en sonunda oteli ararsın, daha gelmedi ya da buradalar ama şu anda yemek salonundalar haberini alırsın, çağırın gelsin bir konuşacağım var dersin çağırmazlar, yalvarır yakarırsın nuh der peygamber demez, ben bu otelin de, organizasyonu düzenleyen okulun da şeklinde içinden saydırırsın, aslında bir sesini duysan rahatlayacaksındır ama görevliyi bir türlü ikna edemezsin, not bırakırsın yemek bittikten sonra odaya çıkarlarken sizinkine versin de seni arasın diye, gece yarısı olur yine aramaz, iyice meraklanırsın, o an telefonla helikopter çağırıp dağa gidesin, olaya el ayak atasın gelir, yataktan kalkıp buzdolabının üzerindeki magnetlere bakarsın hepsi taksi çağırma numarası, bakkal, manav, hatta manikürcü, maalesef helikopter yok, arkadaşlarını ve öğretmeni uyandırmaktan çekinerek tekrar oteli ararsın, sizinkine notu verip vermediğini sorarsın, aaa onlar yemekten sonra hemen dışarı çıktılar daha da gelmediler yanıtını alırsın, nasıl olur gelmediler saat gece yarısını geçti, sabah erken kalkmıyorlar mı, kaçta kalkıyorlar, sabah 6’ya uyandırmaları var, eeee neredeler peki, bilmiyorum hanımefendi diskoya gitmişlerdir, ya bunlar 11 yaşında çocuklar ne diskosu allasen düşünceleri içinde, belki de yüksek sesle söylemişindir, karşıdan burada yaşam böyledir falan benzeri bir yanıt alırsın, ya nasıl ya böyle giderse elden ayaktan kesilecekler, kayma işi bu boru mu yapılıyor, efor gerektirir, dikkat gerektirir, refleks gerektirir, azıcık uykuyla nasıl olacak ha, kazasız belasız nasıl dönecekler sorularına, karşıdan hiç ses çıkmayınca çaresiz, iyi geceler sizi de pek yordum diyerek telefonu kapatır, en nihayetinde grup içinde olduklarını ve seninki ortadan kaybolduğu takdirde fark edileceğini canı gönülden umarak kös kös yatağına geri döner kıvranmaya başlarsın. Gezi ne kadar sürüyorsa artık 4 mü diyelim 5 gün mü, kimi okullarınki bir haftayı bulur, bu kimselere ulaşamama durumu gün be gün daha beterleşir, ta ki canlı malın eve teslimatı gerçekleşene kadar. Bu durum her anne babanın günümüz modern eğitim çerçevesinde bir gün tadına bakacağı bir deneyimdir. O yüzden anlatan arkadaşın sözleriyle değil de genel geçer olacağını düşündüğüm şekliyle naklettim.

Bu deneyimin şöyle de bir iyi yanı vardır, bir sonraki sene çocuğunu ilk defa gönderecek olanlara hava atarsın. Biz bunları çok yaşadık bir şey olmuyor. Bu kadar merak iyi değil, siz de alışacaksınız diyerekten. Hatta bir de anekdot anlatarak süslersin ki ben de öyle yaptım. Dedim ki, Yıl 2012 bizimkisi 17 yaşında liseyi bitirip üniversite okumaya Paris’e gitmiş. Neyse ki bir kaç ay sonra 18’ini tamamladı. Artık kendini de ispatladı, kocaman oldu. Yılbaşından sonra hemen telefonu açıp Şubat tatilinde ben Türkiye’ye gelmeyeceğim, M. ile Grenoble’a İ.’nin yanına gidiyoruz, oradan da dağa çıkacağız, dedi. İ. de gelecek mi? Yok onun okulu tatil olmadı ama hafta sonunda gelmeye çalışacak, zaten olmazsa biz yine dönüşte onda kalacağız. Peki, siz M. ile ikiniz mi gidiyorsunuz? Parantez içinde; İ. ile M. Kiki’nin neredeyse ilkokuldan bu yana liseden mezun olana kadar birlikte oldukları kız arkadaşları. Evet. Nerede kalacaksınız? Bilmiyorum, internetten bir yer bulduk, parasını ödedik gidiyoruz. Adı ne peki? Bilmiyorum. Eh bir bakaydım ben de internetten nedir, nasıldır, ne menem bir yerdir, telefonu falan nedir? Telefonu yok Sisi, orası küçücük bir yer, beş yıldızlı otelde kalacak paramız mı var zannediyorsunuz? Eh peki sana ulaşmak istersek ne olacak? Cep telefonu var ya? Dağda çeker mi? Çeker çeker merak etme. Paris’te senin odanda bile çekmiyor, ya orada da çekmezse? M.’nin telefonundan ararsın sen de… Onun ki farklı şirket, birinden biri çeker. Sen yine de bana yolla şu otelin adını tamam mı? Ders çalışacağım artık kapatıyorum. Bu cümle bizimkinin başı sıkıştığında kullandığı klasik repliktir. Bunu duyduktan sonra hiç şansın yok, uzatmaya kalkarsan aniden hat kesilir. İyi peki, iyi eğlenceler o zaman diyip kapattım. Tahmin edebileceğiniz gibi otelin adı yazılı o mesaj hiç gelmedi ama bizimkiler Grenoble’a gittiler. Her şey iyi güzel. Pazar sabahı karga bokunu yerken trene binip dağa çıkacaklar, cumartesi gece yarısı telefon çaldı; Sisi ben şarjımı Paris’te unutmuşum, telefon birazdan kapanacak. Nasıl yani? Niye yeni bir şarj almıyorsun? E şimdi açık yer nereden bulayım. Niye daha önce fark etmedin? Yanıma aldığıma emindim. Yarın al o zaman. Yarın pazar her yer kapalı, hem çok erken gidiyoruz. Dağda al. Tamam bakarım. Otelde sor bakalım hem şarjları vardır belki. Tamam sorarım ama nasıl olsa M.’nin telefonu var oradan ararsın. Peki o zaman, tekrar iyi eğlenceler, iyi yolculuklar, öptüm.

Buraya kadar bir sorun yok. Otele gittiler, büyük ihtimal hemen kayağa çıktılar, gece aradılar. Biz iyiyiz burası çok süper. Çok sevindim falan diyorum ama aklım hala şarjda. Tam telefonu kapatacaklar sordum. Kiki şarj aldın mı? Burası öyle Uludağ gibi değil, dükkan falan yok, nasıl yani, köy Sisi köy burası, olsa da hiç bir şey yok, restoranlar bile otelden çok uzak, metrelerce yürüyorsun, çok büyük. Peki oteldekilere sordun mu şarjları var mıymış? Sordum yokmuş. Nasıl olur ya? Hadi biz yatıcaz artık çok yorulduk, yarın erken kalkıp siyah piste gideceğiz. Bu da bir evvelki sonlandırma cümlesinin dağ versiyonu. Tamam. Mesaj alındı. iyi eğlenceler. Dikkatli olun, falan filan derken telefon çat kapandı. Ertesi gün öğlen gibi falan telefonum çaldı, hiç bilmediğim bir numara, açayım, açmayayım derken, merak daha üstün geldi alo dedim. Kiki. Sisi, M. telefonunu kaybetti, tepede küçük bir kafeden bir telefon bulduk zar zor öyle arıyorum, burası çok güzel, muhteşem kar fırtınası var, pistlerde kimse yok, sadece M. ile ben kayıyoruz, sen bizi merak etme Paris’e dönünce seni ararım. Ne, nasıl falan dememe kalmadı, çat telefon kapandı. Artık detay falan anlatmıyorum, olay anlaşılmıştır diyerekten, sadece o 5 gün boyunca kurdeşen döktüğümü söyleyeyim. Ta ki bir sonraki pazar günü İ.’nin bizimkilerin fotoğrafını yollayıp sağ salim döndüler mesajı çekmesine kadar…

Bu anı-anekdoktan sonra, başka arkadaşlar başka paylaşımlarda bulundu, gece bir takım konuşmalara doğru evrildi, en nihayetinde zaman geldi biz de kalkıp evlerimize dağıldık. Fakat sen misin böyle biz bunlara alışkınız şeklinde hava atan? Yerine öyle bir oturturlar ki seni…

Kiki bu sene kız futbol takımında. Fransa’da, üniversite dışında büyük okullar tabir edilen değişik kategoride irfan yuvaları var. Bunlara iki sene hazırlık okuyup, sınavla giriyorsun, kazanırsan kabul ediliyorsun. Bunu niye ekliyorum, çünkü Kiki’yi mezun olduğu okula ana sınıfından verirken C.İ. ile şöyle düşünmüştük, aman sınav mınav uğraşmasın, gitsin başka bir yerde istediği üniversiteye yazılsın gönlünce okusun, bizim çektiğimiz ızdırapları çekmesin, şimdi bakıyorum da ne naif bir düşünce tarzıymış, o gitti gene sınavlı bir şey seçti, neyse işte o okulların Tarım Gıda Mühendisliği gibisinden bir bölümünde söylenmeden okuyor. Aklıma geldi de bir tek mi söyleniyordum okurken… İleride ne olacağını kestiremiyoruz, o okuldan mezun olunca her şey olunabiliyormuş, bu yüzden sabırla bekliyoruz, ama toprakla ilgili bir şeyler olacağından da şüphelenmiyor değiliz.

Geçen çarşamba akşamı ailecek What’s Up’laşıyoruz. Grubu Çekirdek açmış, kendisi Belgrad’da, Kiki Paris’te, C.İ. karşı kanepede, ben kendi kanepemdeyim, heyecanla bir şeyler paylaşıyoruz. Gece yarısına doğru uykumuz geldi. Yatıp uyuduk. İlk 24 saat sorunsuz geçti. Perşembe akşamı Kiki’ye What’s Up attım, ulaşmadı, olur böyle şeyler dedim, ki oluyor, çekmiyor telefon, bir kaç saat sonra cevap geliyor, bu sefer bekledim cevap yok, ulaşma işaretini gösteren çift ok da yok. Bilmeyenler için, artık pek kalmadı ya, mesaj baloncuğunun yanındaki tek ok senin yolladığına delalet, çift ok ulaştığının kanıtı, ha cevap verir vermez o onun bileceği iş tabii… Böyle ayrı gayrı olunca ister istemez kendine bir takım şifreli, gizemli anlamlar çıkarma rehberi oluşturuyorsun. Yattım uyudum. Ertesi sabah, yine cevap yok. Öğlen oldu, cevap yok. Artı, mesaj hala ulaşmamış. What’s Up’a en son giriş tarih ve saati Çarşamba gece yarısı. Yani 48 saattir bir yanıt yok. Bu sefer cep telefonundan mesaj attım, okundu yazısını göreyim, cevap vermese de sorun değil. Yine yok, bir türlü gelmiyor. C.İ.’yi aradım. Aaaa, ben sana söylemeyi unuttum, Toulouse’da, Büyük Okullar Gıda Tarım Mühendisliği okuyanlar arasında turnuva varmış, dört günlüğüne oraya gitti. Ne zaman gitti peki? Bilmem en son mesaj attığında birazdan yola çıkacağız demişti. Ne zaman attı peki? Dur bir bakayım ben seni ararım. Beş dakika sonra aradı, Çarşamba gece yarısı demiş. Peki dedim ama… grup harici babasıyla özel mesajlaşması gözümden kaçmadı. Yazdım bir kenara. Telefonu kapatınca nerede olduğunu öğrenmenin sevinciyle biraz rahatladım, diyorum ki müsabakalar, spor, yorgunluk, akşamları yine bir şeyler yapıyorlardır, olmadı eğlence vakti, aman eğlensin de… Fakat sonra Cumartesi günü oldu yine cevap ya da cevap niteliği taşıyacak her hangi bir ‘okundu’, teslim edildi ifadesi anlamına gelen ‘çift ok’ göremeyince tekrar kıllanmaya başladım. Ya bu ne biçim turnuva diyorum. Kesin cep telefonunu kaybetti, şarjını unuttu, ama başka arkadaşlarından alır, haber verir, bu dağa çıktıklarındaki gibi iki başlarına kaldıkları bir ortam değil ki falan derken aklıma Facebook geldi. Baktım Facebook’a 24 saat sonra perşembe akşamı girmiş ama ondan beridir tık haber yok, artı, hiç bir arkadaşından hiç bir aktivite yok. Sakin olmaya çalışıyorum ama beceremiyorum, elimde bilgisayar bu ne turnuvasıdır araştırmaya çalışıyorum, ilgili etkinlik bulamıyorum. C.İ. dedi ki, sen yine de şu yazın İstanbul’a gelen arkadaşına Face’den mesaj at, o futbol oynamıyor ki, gitmemiştir, olsun sen yine de at, diğerlerini tanıyordur, Kiki’ye haber gönderir. Peki dedim yattım. Ertesi sabah oldu, Pazar günü, artık bizimkinden haber alınamayalı neredeyse 96 saati tamamlayacağız, yine de sakin bekliyorum, bu gece Paris’e döndüklerinde ya da Pazartesi sabahı en kötü ihtimal öğlen çünkü erkenden dersi vardır yetişme telaşı derken, bir şekilde haber alırım. Bu arada hiç bir şeye odaklanamıyorum. Elimdeki kitap sakız oldu. Bilgisayarı kaptım ve araştırmaya başladım. Önce Facebook grupları derken, minicik bir bağlantı buldum. Bu etkinliğin 2015 versiyonu adına açılmış az çok bilgi içeren bir site. Perşembe gününe kadar güncelleme var, hatta video klipler var, bizimkinin takımı final maçına kalmış o var ama sonrası yok. Yer yarılmış bunlar gömülmüşler, hiç biri, bir nokta bir virgül olsun, iletişim imaresi vermemiş. Sitenin orasını burasını iyice kurcaladıktan sonra peki bu mekan tam neresiymiş bir bakayım diyerekten tıkladım, oranın yerel haber ajanslarının twitter hesaplarını bulup tweet’leri incelerim falan diyordum ki devasa bir stadyum fotoğrafının altına yazılmış alttakine benzer kısacık paragrafı okudum:

Turnuvaya katılacak olan okullar valizleriyle gelip, arka bahçeye çadırlarını kuracaklar ve 4 gün 4 gece spor yapıp çılgınca eğleneceğiz.

Oh dedim içimden şimdi anlaşıldı olay, bunlar bir zamanların WOODSTOCK müzik efsanesini sporla, olimpik oyunlarla, ateş yakıp dans ettikleri gecelerle yapıyorlar. Üstelik de tüm okul gitmiştir bu curcunaya… Ki tahminimde haklıymışım, Kiki, Pazar akşam üstüne doğru telefon açtı. Ses gitmiş tabii, fısıltıyla zar zor anlaştık, aslında sabah 10’da binmişler otobüse ama çok yorgun olduğundan uyumuş o yüzden hemen arayamamış, ben de önemi yok zaten sana neden ulaşılamadığını buldum sonunda dedim, bileydim çadırlarda kalacağınızı… Anne babalar böyle saf oluyor işte, her ne kadar biz de kendi gençliğimizde çok gördük geçirdik desek de her nesil özgün tarzını ortaya koyuyor. Böyle çılgınca bir spor organizasyonu… gerçi büyük okulların tarım gıda mühendislikleri arasında yapılan bu turnuva gelenekselmiş, bunu da öğrenmiş olduk, söylemeden duramayacağım hayalimde spor oyunlarının yapılacağı stadyuma yakın havuzlu saunalı masajlı felan bir otelde kalırlar şeklinde canlandırmıştım.

Geçiyordum, Uğradım

Etiketler

,

3-IMG_4308

Bazen öyle şeyler oluyor ki, canımın en sıkkın olduğu zamanlarda hiç beklemediğim yerlerden, hiç beklemediğim destekler geliyor. Bu ay içinde böyle durumlar çok oldu. Hayatım renklendi, umutsuzluklar yerini filizlere bıraktı, eh zaten bahar zamanı da yaklaştı. Ama yazı yazmaya başlama konusunda hiç tık yokken, gerçi şunu da unutmamak gerek, her an zihnimin bir köşesinde bir yerlere bir şeyler yazıyor ve rahatlıyorum, tek zararı kaydının tutulmuyor olması, üç beş zaman önce bir takım kıpırdanmalar oldu. Ha diyeceksiniz ki, aslında ben diyorum, kimsenin bir fikir belirttiği yok, söylediklerin çok mu önemli şeyler tarihe yazılsın.

Bilmem…

Biraz önce 14 Kasım 2014’te Girne’den yazmış olduğum yazıyı, Habbele’nin ısrarcı iki yorumuyla, neredesin, kendini kestin mi şeklinde, tekrar okudum. Ve o zaman gördüm ki, evet, yazdıklarım benim için önemliymiş, okumak hoşuma gitti, beni aldı o güne götürdü. Hatta yazı bitmiş ama yaşadıklarım devam etmiş bunu anladım. Otelde moron moron oturup kitap okurken Girne’deki arkadaşımın arayıp gelmesiyle, akşam uçağının kalkmasına kadar birlikte çok güzel bir gün geçirdik. Hatta döndükten sonra ‘ya en nihayetinde Girne o kadar da kötü-fena bir yer değilmiş’ dedim içimden. Kıssadan hisse, bu seferki destek de Habbele’den… neden yazmadığımı değil de, kendimi kesip kesmediğimi sorması beni çok güldürdü ve kendime getirdi. Belki garip, çünkü aradaki mantık silsilesini takip edip anlayamıyorum, zihnin işleyişini kim bilebilir, ama böyle…

Yine, yazı meselesine dönersem Girne sonrasında bugüne kadar, 23 Şubat 2015, parmaklarımdan zırnık harf çıkmamasını hayret ve esefle karşılıyorum. YUH! Bu son harf dizimi bana…

Halbuki, ne çok şey oldu. Arada derede Fransa’ya gittim. Bu sefer Aix-Les-Bains. Zeki Müren sergisi gelip geçti hayatımdan. Girne dönüşü Contemporary İstanbul’u son gününden yakaladım. Bir çok film ve kitabı saymıyorum, belki zamanı gelince… Sergiler, müzeler, arkadaş sohbetleri derken, bugüne geldim. Bu arada geçen Temmuz ayında Yoga’ya başlamıştım, her ne kadar düzenli yapamasam da hayatıma büyük renk kattı. Bu konu tek başına bir gönderi hak ettiği için daha fazla detaylandırmayacağım. Hatta biraz sonra evden çıkıp oraya gideceğim, sonra eve ancak gece yarısı dönerim, o yüzden az olsun, şimdi olsun diyerekten bilgisayarın başına oturup bu yılın ilk paragraflarını yazayım dedim. Belki sonra şevke gelir artık şu yalan olmuş roman projeme devam edebilirim. Parantez içinde Bümed’teki MG yazı atölyesine tekrar başladım. Eskisi gibi kişilikli Perşembe akşamları olmak yerine, şahsiyetsiz Cumartesi öğleden sonraları yapılıyor. Başta biraz endişeliydim, ama çok çabuk anladım ki, şahsiyet olayın kendinde değil, içini dolduran kişilerde… Her zamanki şömine başındaydık, grupta yeniler var, eskiler var, öyleki sanat, kültür, edebiyat hiç bıkmadan konuştuk. Çıkışta biraz kalabalıktı, Cumartesi olduğu için çocuk doğum günleri, vs gibi kalabalık etkinlikler oluyormuş, ortadan toz oldum.

Yukarıdaki fotoğraf Contemporary İstanbul’dan… O gün bu esere uzun süre baktım, hala da canım sıkılınca fotoğrafını açıp bakarım. Acele gezdiğimizden olacak, sanatçı isimlerini pek kaydedemedim. Büyük hata tabii… Şu sağ tarafta diğerlerinden ayrı oturup, dişlerini göstere göstere gülüp katılan var ya işte şu an onunla özdeşleşmiş durumdayım. Diğer ifadesiz ve ezik bakanlar ise içimdeki öteki benler. Buraya yazmadığım zaman bilinsin ki içimdeki kumandayı işte o anlamsızlar ele geçiriyor. Ben de kendimi aşağıdaki gibi hissediyorum. Aynı sergiden başka bir sanatçının eseri:

2-IMG_4283

Bazı Şeyleri Anlamaya Başlıyorum

Etiketler

, , , ,

1-IMG_4225

Bugün iş yok. Dönüş uçağım akşam 21:30’da ve o saate kadar yapacak hiç bir şeyim yok. Dünden denize girerim diye düşünüyordum, o da mümkün olmayacak hava limoni. Neyse ekipmanım hazır, tam donanım geldim. Henüz kapağını bile açmamış olmama rağmen yanımda geçen haftadan okumakta olduğum Jack Kerouac’ın Yolda’sı var. Baştan söyleyeyim bir adada, hele hele de Kıbrıs adasında okunacak bir kitap değil. A.B.D. yi bir baştan diğerine NY ve San Francisco arasında mekik dokuyarak dolaşan, gözlemleyen Kerouac’la kendi sıkışmışlığımı (ada, Girne, otel, casino) karşılaştırmadan edemiyorum. Moralim bozuluyor. O yüzden yazıya vurdum. Yazı rahatlatıyor, yazı iştah kesiyor. Bundan böyle her sabah güne böyle mi başlasam ne yapsam diyorum. Kahvaltı masasında tabağın durması gereken yere bilgisayarı yerleştiriyorsun, diğer kalan besinler, yumurtalı ekmek, poğaça, salatalık, greyfurt, kahve, portakal suyu gibi şeyler yanlarda aksesuar kalıyor. Eh durum böyle olunca da yeme hızım düşüyor, iştah kapanıyor. Dün kahvaltı salonundan çıkarken yukarıdaki ekmek büfesini keşfettim, bu sabah için önce oraya uğramak üzere karar aldım ama beklediğim gibi lezzetli çıkmadılar.

Kısa bir sahile inme gezintisi, merdivenler Karaköy’deki Kamondo’ların modern versiyonu, gerçi inemeyenler ya da istemeyenler için asansör de var. Sanırım otel bir çeşit falez üzerinde, gerçi Antalya’dakiler gibi farkına varılmıyor ama benim kaldığım oda -2. katta yine de havuza tepeden bakılıyor. Burada yapacak hiç bir şey, gerçekten hiç bir şey yok. Yok. İlk gün turistik gezi yapıp tepedeki manastıra, sonra şehitler mezarlığına falan gittiydik, yani her şey yarım güne sığdı, belki sonra beş parmak dağlarında trekking falan yapılabilir, bilemiyorum, o da bir yarım gün olsa, geriye kalan her şey çok sıkıcı. İçmek ve kumar oynamak dışında bir alternatif göremedim. Bol bol Bailey’s tükettim. Eskiden, hani 1988 falan bahsediyorum, o zamanlar, yabancı mallarını görmemiş olduğumdan çarşı pazar market dolaşmak biraz oyalardı, ilk gün mezarlıktan sonra merkeze indik, biraz dolandık onlar da yavan geldi. Akşam Hint lokantasına gittik, çok eğlendim. Yine de kendimi kesmeden geri dönebilirsem mutlu azınlık sayacağım kendimi. Zaman zor geçiyor.

2-IMG_4233

Sahil fotoğraflarından bir kaç tane… Kırmızıyı hep sevmişimdir. Otelin bir çok lokantası var. Dün gece de Ocakbaşı’ndaydık. Çalgıcı ekibi, bir keman, bir def, bir kanun, kemancı aynı zamanda şarkı da çığırıyordu, her ne kadar sözlerini bilmesem de, ben meyhanelere gitmeyeli şarkı kültürü bayaa değişmiş, sesi güzeldi. Bir ara arka masada yabancılar varmış, bizden çok özür dileyerek enstrümantal bir şey çalacağını, bizim de seveceğimizi umduğunu söyleyerek daha dingin bir şeylere başladı. Biz bekliyoruz ki klasikler falan gelecek Debussy vs… Bir de baktık ki My Way, enstrümantal olmasının sebebiyse sanırım telaffuz meselesi. Sonrasında hemen Karadeniz havalarıyla havamıza devam ettik.3-IMG_4234

Her şeye rağmen denize ayaklarımı sokmayı başardım. Çekirdek olsaydı kesin girerdik sabahın köründe. Kasım ortaları olmasına rağmen su ılık. Ocak başından sonra Casino’ya girdim. Fotoğraf makinemi, bilgisayarımı falan elimden aldılar. O yüzden fotoğraf yok. Zaten gidip Craps’ın başında oturdum, bir gece evvelki kayıptan sonra seyrettim. Pek anlamış sayılmam ama keyifli. Bildiğimiz Barbut’un karmaşıklaştırılmış hali. 7 atmayacaksın, 7 gelince oyun kapanıyor, bahisler gidiyor. Tabii 7 atma ihtimali diğer sayılardan daha yüksek. Artık bunun hesabını siz yapın neden? Masada bizim vatandaşlardan başka, Teksas’lı bir ihtiyar vardı. Bir müddet sonra bir yerlerden ‘sweetheart’ şeklinde koşarak gelen bir kadın bitiverdi. Canım ciğerim, bu tercümesi olur, diyerekten öyle tatlı geldi ki, hepimiz anladık bir şeyler isteyecek. Zaten beklemeye kalmadı, an itibariyle ikinci lafı, param bitti, para, para, para, gibisinden hiç durmadan devam etti, bizim Teksas’lı cüzdanını eline alıp içinden bir kaç yüz dolar çıkarana kadar da susmadı. Paraları eline geçirince geldiği gibi saniyenin onda biri kadar bir süre içinde kayboldu. Bir müddet daha oturdum ama kendisinden bir daha haber alamadım. Sonra sıkıldım. Bir zamanlar çok kazanıp seyredenlere para fırlatan birileri varmış, acaba yine olur mu falan diye son bir çay içip, çikolata yiyerek, evet çikolata dağıtıyorlar, tatlı yiyelim, tatlı kaybedelim şeklinde, biraz daha bekledim. Baktım olmayacak, odaya döndüm.

Bütün bunları anlatıyorum da, şuna karar verdim, kumar cephesinde benden sonra kökten bir değişiklik olmamış, aynen bıraktığım gibi. Tabii makinelerde jeton tekniği diye bir şey kalmamış, şimdi para sokuyorsun, ya da Cratos’taki gibi kasadan kart alıyorsun, bazı tatil köyleri mantığı, eh bu da bir tatil köyü görevi görüyor eninde sonunda. Neden derseniz, otel çok huzurlu. Geldiğimden beri dikkat ediyorum ne bir tartışma, ne bir atışma, herkeste bol keseden tolerans, ilk gece bir türlü gelemeyen bavulum için olay çıkaran ben dışında, ki o da normal  kumarda kaybetmiş olmama rağmen hayatta kalmanın rahatlatıcı önemini henüz idrak edememiştim, kanıtı dün ve bugün daha sakinim, kimsenin kimseye sesi yükselmiyor, bağrış çağrış yok, inanılır gibi değil. Herkes relaks, eşler birbirine karşı anlayışlı, güler yüzlü, müşfik, hani neredeyse diyeceğim ki her eve bir casino lazım. İnsanlar buraya kazanmaya değil, kaybetmeye geliyorlar. Çünkü kaybetmek, kaybetmeyi kabullenmek, kas gevşetici etkiye sahip, bin Tayvan masajı yerine geçiyor, gerçekten şimdi anlıyorum, burası bir cennet, uçağa binip gerisin  geriye her anında başarılı olmak zorunda bırakıldığın dünyaya dönmek istemiyor kişi…

4-IMG_4238

Yine de bu kadar huzur bana göre değil, yakında kendimi kesmeye başlamaktan korkuyorum. Sahildeki çakıltaşından sütunları çok tuttum. Uzaktan deniz kabuğu gibi görünmüşlerdi. O da bir fikir.

5-IMG_4243

Gece ocak başından dönerken merdivenler mordu.

6-IMG_4246

Burası da sahilden, sahile yakın odalardan lobiye, casino’ya giden yeraltı dehlizlerinden bir örnek…

7-IMG_4251

Her zamanki gibi bir şeyleri unutarak gelmişim. Lens suyunu getirmişim ama lens kabını unutmuşum. Yaratıcılığımı kullandım. Kapakların içinde yüzüyorlar. İkinci unuttuğum şeyse göz makyajı temizleyicisi, o yüzden göz çevrem hala biraz siyahi, neyseki Diyarbakır yöresindenmişim, doğaldan sürmeliymişim gibi duruyor, ya da bana öyle geliyor, zaten yapacak bir şey yok, gözüme sabun falan sürmem, süremem, birincisi derilerim sarkar, göz çevrem kurur, düşer, ikincisi gözlerim yanar, kıpkırmızı olur…

8-IMG_4253Her şey iyi güzel, yine de bir şikayetim daha var, olmazsa olmaz zaten… casinolarda hiç durmadan sigara içiliyor ve bu iki gün içinde tüm giysilerim donuma kadar mide bulandırıcı düzeyde sigara dumanı koktu. Duşta akan kiri göstersem, kömür ocağına inmiş de geri çıkmışım sanılır.

 

Herkesin Bir Şehri Vardır Benimkisi Kesinlikle Girne Değil

Etiketler

, , , , ,

1-IMG_4224Girne seni hiç özlememişim diyecektim, ayıp olur dedim. Büyük ihtimal sevenleri vardır. Dün programda değişiklik oldu, çalışmayı beklerken şehir gezisine çıktık. Oldukça güzel ve uzun bir gündü. Arkadaş ve arkadaşlığın anlamını bir kez daha anladım. Tamam hani yalnızlık da güzel, hatta bazen gerekli ama arkadaşlar, dostlar berbat bir yerde kendini berbat hissetmeni engelliyorlar. Uzun zamandır görmediklerimi gördüm, hasret giderdim.

Bu sabah tam tazelendim diyemem, geceki kanepeden bozma yatak gerçekten berbattı. Ne kadar kendimi hint fakiri gibi düşünmeye çalışsam da şöyle derin bir uyku çekemedim. Akşamdan odada fön makinesinin yokluğuna zaten takmıştım. Saat 6’yı vurunca, daha fazla o yatak bozuntusunda yatamadım ve kalktım. Hadi dedim, topla cesaretini ve resepsiyona telefon aç. Dün geceki bavul kargaşasından sonra, tabii anlatmadım, havalimanında değil ama otelin içinde bavul kayboldu. Gece 23, odaya yorgun argın dönmüşüm, bavul yok ortada, açıyorum telefonu hemen geliyor efendim, arkadaş yolda efendim, anlayacağınız yalanın bini bir para derken, fasılalarla yaptığım 4 sinirli görüşme  sonucu saat 24:05’de kendisine kavuşabildim. Artık çağrılarıma cevap vereceklerini zannetmiyordum. Yine de her türlü olayı göze alarak telefon ettim. Meğerse banyodaki çekmecenin içine saklamışlar, hangi akıl bunu çekmeceye sokmayı düşünür. Hayır, erotik bir makine de değil ki, istesen de olamaz, ne işi var onun öyle poşete sokulan dergiler gibi kapalı hazneler içinde… Yalan değil anlattıklarım, işte belgesi:

1-IMG_4213

Uzun lafın kısası, fönü çekmecede bulunca keyfim yerine geldi, duş gecenin sıkıntılarını akıttı ve dünkü tıka basa yenenlerin ardından, tıka basa çünkü uzun zamandır böyle güzel şeyler yememiştim, tabakta kırıntı bırakmadığım gibi bir çok defa da yeniden doldurdum, yukarıda fotoğrafını koyduğum kahvaltı üstüne güzel bir cila çekti. Bugün çalışıyorum. Hatta birazdan hazırlanmak üzere odaya dönmem gerekecek. Otelin bir kaç fotoğrafını daha paylaşayım ve bugünlük bu kadar olsun. Dün geceyi bilahare paylaşacağım.

Biraz çıtlatayım. Kumarda KAYBETTİM. Yoksa ya aşk ya kumar fonksiyonu doğru mudur nedir? Param gittikten sonra buna tüm kalbimle inanmak istiyorum.

1-IMG_4221

Seneler Sonra Yeniden Kıbrıs

Etiketler

, , , ,

1-1-IMG_3962

Dün yazacağım dedim ya, ne olur ne olmaz havalimanından başladım işte. Biraz erken gelmişim. 3-5 dakika vaktim var. Burası daha bu aydan yılbaşına hazır. Starbucks’tan kahvemi aldım oturdum. İçemesem bile, çünkü çok sıcak ve soğuyana kadar kalkıp kapılara gitme vakti gelecek, yanımda durması anlatmak istediklerimi kağıda daha kolay dökermiş gibi…

Son günlerin bir başka olayı da artık şikayet etmesem diyorum, biraz huy değiştirsem. Ama dakika 1, gol 1, havalimanlarındaki bedava internet gitmiş kredi kartı ile satın alınan cinsten olanı gelmiş. Öder miyim, cimriliğim tuttu, cep telefonumu açtım, hakkından kullanıyorum. Nasıl olsa aylık sabit megabaytımı sonuna kadar bitiremiyorum. Yakında şehir içindeki internetleri de paralı yaparlar, yoksa başka türlü nasıl gelişmiş ülke oluruz ki…

Bu durum bana başka bir şey hatırlattı, kesin şimdi Girne’de de internet yoktur, ben blog yazmaya karar verdim ya… İşte o yüzden, aman Qune dedim, madem aklına koydun, sonra mutsuz olmaktansa, aç bilgisayarını zaman buldukça yaz. Hatta bu sayfayı kapatmayıp uçakta bile devam edebilirim.

Kıbrıs’a pasaport olmadan kimlikle ilk çıkışım. Hayır, benim açımdan bir önemi yok, fakat başkalarınca özellikle de kapı çıkış polisince bayaaa önemi varmış, dikkatini çekti. Siz daha önce kimlikle Kıbrıs’a hiç gitmediniz mi? Yok valla gitmedim. Gitsemiydim? der gibisinden baktım. Eh yani iyi olurdu, ama madem olmamış neyse artık dert etmeyin gözleriyle cevap verdi. Herhalde böylesi daha makbul. Bunu da öğrenmiş oldum. Aman yavrularım siz siz olun, ev, yuva kurmak isteyen genç kızlar, olgun kızlar, bu iş önemliymiş, atlamayınız. Bizden geçti madem, yeni nesil siz dikkatli olun, fırsatın kıymetini bilin.

Ben artık yavaştan uzayayım, yoksa fena olacak. Diğer kahve kardeşliği benzerlerim birer birer kalkmaya başladılar bile…

Kapım pek yakınmış, hemen bir köşe buldum ve devam ediyorum. Sabırsız öbürleri kuyrukta. Uzun zamandır Çekirdek ve annem olmadan seyahat etmemişim. Sıradan vatandaş seviyesindeyim. Şöyle ki, Çekirdek’in onca mil yapması sonucu VIP lounge kartı var, her şey çok kolay, bir seferinde de onu anlatırım, daha önce hiç VIP lounge deneyimi yaşamamış olan ben geçen Paris yolculuğunda Atatürk Havalimanında oldukça etkilendim, anneminse tekerlekli sandalyesi var, hızla herkesin önüne geçiyor. Hani şu iki tekerlekli Ginger araçları varya önüne bir tekerlekli sandalye monte etmişler, yağmur, kar, çamur dinlemiyor. Her türlü hava koşulunda her türlü kalabalığı yara yara, dalgalar kıyıya savrulurken geçip gidiyor. Bir dahaya ben kendim de tekerlekli sandalye isteyeceğim. Kesin. AAA bu arada pencere kenarı mıyım, değil miyim hiç bakmamışım, kontuarda kavga çıkarmamışım, kesin bana bir şeyler oluyor. Biraz daha yazmaya devam edersem, dayak yiyeceğim, tek ben kaldım dışarıda.

Şimdi uçaktayım ve hatta havada bulutların üzerindeyiz. Bu arada koltuk numaramı da öğrenmiş bulundum: 18B. Hep merak ederdim bu orta koltukları kimin aldığını bu sabah itibariyle öğrenmiş oldum. Her şeyi, check-in’leri vs, hep Çekirdek yaptığından, bilmeyenler ya da hatırlamayanlar için tekrar edeyim kiz kardeşim olur, her zamanki gibi elimi kolumu sallaya sallaya geldim havalimanına. Eh kaşındım yani. Ortada olmanın kötü yanı, gerilip açılmak bir yana, kolunu bacağını iyice kapatıp oturmak zorundasın. Her iki yanda kol var, değil mi, bir düşünün ve bana da bir kol bırakın ya en azından bir kolumu açayım. Yok olmaz, kol bırakmadıkları gibi bel oyuğumdan da yararlanıp daha beter yayılan tipler, bu A ve C koltuklarının sahipleri. Genelde akraba, hısım, arkadaş vs seyahat ederken hiç dikkat etmediğim konular birden önem taşır oldu. Çek lan kardeşim kolunu azıcık biz de yayılalım diyemiyorsun tabii. Sıkıyor biraz. Sandviç geldi, biraz daha ara vereyim. Sabahki bir bardak soya sütü ve 1 çikita muz ile duruyorum.

Anlatmadan geçemeyeceğim, biraz önce yani kalkıştan hemen sonra, havalanma anında bana farkettirmeden kapattıkları ekranları tepeden yavaş yavaş indirmeye başladılar, bir anda basınç dengesi bozuldu maskeler iniyor zannettim panik yaptım. Ekran olduklarını anlayana kadar, bir de şaşırdım hani uçağın içinde pek de hareket yok ama, yeni moda artık hep kemer bağlı gidiyoruz ya şimdi de yüzde maske uçuş trendi mi çıkardılar acaba derken, jeton düştü kendime çok güldüm. Ulan arkadan beyaz şarap istediler, saat sabahın körü…

Büyük hayal kırıklığı: taze portakal suyu yok. Portakallarda sorun çıkmış. Ne sorunu diyorum, cevap yok. Yüklenmiyor efendim, portakallarda sorun var. Bir an aklıma Kıbrıs portakal girişini yasakladı mı ne oldu diye sormak geldi,  kimin ne yapacağı belli olmaz. Hostes ebola için talimat dağıtacaklarını söyledi. Gerçi 18B seviyesinde oturmanın bir başka ilginçliği de dağıtılanların yarı yolda kesilmesi, havalanmadan önce yeşil toplar dağıtıyorlardı, yarıda kestiler. Keza ebola broşürleri. Neyseki kalkıştan sonra devam etti hostes hanım, yeşil top sandığım şey, paket içindeki kulaklıklarmış. Kesinlikle anlaşıldı ki henüz ayılamadım. Acaba ben de mi beyaz şarap istesem, Starbucks kahvesinin işe yaramadığı ortada. Ebola broşüründen hala haber yok.

Yolculuk devam ediyor ve ben de merak ediyorum, bir uçak dolusu insan Kıbrıs’a neden gider? Ben neden gidiyorum? İşim var, arkadaşım var, ama hınca hınç dolu bu uçaktaki herkesin de mi işi ve arkadaşı var. Aklıma seneler öncesinin Girne’si geliyor. Liman’daki milkshake’ler ve Liman Otel Casino yılları.

Zaman geçmek bilmiyor, hali hazırda Nisan ayında San Francisco’ya uçarken neler olacağını düşünüyorum. Amerika kıtasını ne kadar çok görmek istesem de uçuş korkutuyor. Biliyorum bir sürü film seyredebilirim. İnternete girebilirim. Ama dile kolay 16 saat havada, hiç durmadan, hiç inmeden… Aha, eğer düşmüyorsak, alçalmaya başladık. Hem de bayağı hızlı alçalıyoruz. Ekranlarda yarasalar, balıklar, akrepler, deniz nerede, altımızda çorak toprak. VE düşüyoruz. Kaptan pilot 25 dk içerisinde ineceğimiz anonsunu yaptı, içim rahat değil, bu hızla alçalmaya devam edersek benden söylemesi 5 dk içinde havalimanında bagaj, aslında biraz kibar davrandım denizin ortasında demek daha doğru olurdu kurtarma botu bekliyor olacağız.

Kitap fuarında Ceres Yayınlarından çıkan Havada 41 Yıl isimli kitabı almıştım. İçimden sormak geliyor, Bay Polat böylesi bir hızla inmek doğru mudur, bu gençler nasıl kullanıyorlar yahu…

Bir şekilde çorak arazi denize döndü, anladım ki alçalmaya başladığımızda halen vatan topraklarındaymışız, sonra yavru topraklara geçtik ve derken iyice yere teğet gitmeye başladık. Bu kaptan pilotun ister inanın ister inanmayın kendine özgü bir tarzı var, yere paralel gitmeyi seviyor, bense içim heyecan dolu bir an evvel tekerleklerin yere değme sesini, sarsıntısıyla birlikte bekliyorum. Eskiden alkış kopardı, şimdi herkes kendini kasıyor, yeni neslin zaten böyle bir kültürü yok ne hissettiklerini kim bilebilir. Adamın, kadın pilot nadir olduğundan diyorum lafın gelişi, Lefkoşe havalimanı civarlarında bir yavuklusu var, kesin, her seferinde selam veriyor sanırsın, işte böyle. Uzatmayayım eninde sonunda indik. Ben de uçaktan indim ve Hülya Kocyiğit’li, Belgin Doruk’lu, Filiz Akın’lı  eski türk filmlerine giriş yapmışım gibi oldu. Tam karşımda Ercan havaalanı yazısı, yürüdük kapıdan içeri girdik. HOŞGELDİNİZ.

1-IMG_3963

Artık KIBRIS’tayım. Servisle Girne civarında Cratos Otele gidiyorum. 50 dk kadar sürecek. Dün öğlenden beri terk etmeyen bir baş ağrısı var. Uçakta tuvalete gittim, aynada kendimi tanıyamadım öylesine kızıl derili olmuşum. Göz beyazlarıma kadar, beynim bayaa ısınmış. Biraz etrafı seyredeyim artık, bakalım bir değişiklik var mı? Ne de  olsa en son 1988 yılında buradaydım. Bavulum falan kaybolmadı.

1-IMG_3965

AAaa geldik bile. 50 dk ne çabuk geçti. Okuma, yazma işi bir meşakkatli ki sormayın zaman su gibi akıp gidiyor.

Qune, Dönüp Dolaşıp Geleceğin Mekan Blog’dur

Etiketler

, ,

1-IMG_3805

Kim demişse bırakabiliyorsan bırak kardeşim hiç yazma diye bende de o hesap işte. Artık yazmayacağım dedim, döndüm, döndüm, midem bulandı, geldim yine buraya… Kusacağım. SAFRA’yı çıkartana kadar.

Geçen zaman zarfında yaşarsam yazmaya gerek kalmaz belki gibisinden bir düşünceyle günlerimi geçirdim dahası geçirmeye çalıştım. Gezdim, tozdum, eğlendim, yoga yaptım falan… Her geçen gün kendime biraz daha sabret az kaldı, bak en önemlisi alışkanlığı silmek, gerisi kolay vs diyerek telkinlerde bulundum. Olmadı, yine olmadı. Yazıya karşı ayık durduğum zamanlarda bile hiç aklımdan çıkmadı. Rüyalarıma girdi. Orada yazdım. Gündüz düşlerime girdi. Havaya kazıdım. Bugün itibariyle pes ediyorum artık. Zamanında bu konu üzerinde saçmalamışlığım vardır. Ben bir yazıkoliğim. Grafomanyak da denebilir. Hiç bir şey yazamadığım zamanlarda beyaz kağıdı elime alıp kendi ismimi karalarım. Defalarca, satırlar, sayfalar boyu, rengarenk.

Cumartesi günü İstanbul Kitap Fuarı’ndaydım. İlk gün, ilk saatler genelde sakin olur, öğlene doğru kalabalık artar, öğleden sonra doruğa ulaşır, akşam üstü tekrar inişe geçer. Bu sefer kapanışa kadar bir sakinlik hakimdi. Bir arkadaşımın da dikkatini çektiği üzere okuyucudan çok yazarın bulunduğu bir fuar ilk günüydü. Bunun bir çok nedeni olabilir:

1. Fuar şehirden o kadar uzak ki ve her sene öyle kalabalık olur ki, bu sene artık insanların canına topluca tak etmiş, sözleşmiş gibi olmuş.

2. Büyük yayınevlerinin indirimleri çok yetersiz kalmış. Özellikle de internetten sipariş sitelerinin yüzde 40’a varan indirimleri karşısında…

3. Farklı konsept yayınevleri katılımı durdurmuş. Geriye her D&R’da, Remzi’de rastlayabileceğin best seller ya da klasik satıcıları kalmış. Örnek, 6:45, Parantez, Alef, vs… yoktunuz, niye gelmediniz? Gerçi Parantezin adını lekelemeyeyim, kendi gelmemiş ama kitaplarını Yitik Ülke’yle yollayıvermiş. Şaka bir yana fuara katılmanın ne denli pahalı ve zor olduğunun farkındayım, yine de gözlerim görmek istiyor işte…

4. Etkinliklerin giderek fakirleşmesi fuara ilgiyi azaltmış, bir zamanlar hangi birine katılacağımı bilemezdim, üst üste çakışanı olurdu, aklım kalırdı, şimdi merakımı uyandıran bir tane bulmakta güçlük çektim.

5. Belki de şehirde bilmediğim başka önemli bir etkinlik, faaliyet, oturum, ulaşım engeli, sınav, vs falan vardı da haberim yoktu, dolayısıyla fuarda olmayan diğerleri bu ve benzerleri bahanelere takılıp kaldılar.

6. Artık oturduğumuz şehirde, hatta her mahallede öyle çok kitapçı var ki, fuara gitmeye gerek kalmadı.

7. Yayınevlerinin her sene fuara yetiştirdiği yeni eser sayısının yok denli azlığı ziyaretçi sayısını düşürdü.

Fuarın ilk günü sönüktü belki, beklenilen okur sayısına ulaşamadı belli ki, ama ben yine de klasik ziyaretlerimi yaptım. Notos, Metis, Monokl, Siren, Yitik Ülke, Nota Bene, İletişim, Ceres, vs… Biraz da sanat fuarını gezdim. Yedim, içtim, dinledim, arkadaşlarımı gördüm, keyf ettim.

Neyseki dönüşte son Bakırköy İdo servisini yakaladım. Yolculuk oldukça eğlenceliydi. İsmini hatırlayamadığım bir şair, Figen olabilir, kitabını Cemal Süreyya ile Turgut Uyar’ın arasına koymuşlar, kimse eline bile almamış, bu yüzden biraz hüzünlüydü, her ne kadar internetten araştırmaya çalıştıysam da bulamadım, ezberden okuduğu Turgut Uyar şiirleriyle bize eşlik etti, trafik zul olmadı. Güle eğlene E-5’ten seyrettik.

Yarın sabahtan Kıbrıs’a gidiyorum. Cuma akşamına kadar oradayım. Vakit bulursam yazarım. Yazamazsam fotoğraf koyarım. Maksat hareket olsun.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde – Murat Gülsoy

Etiketler

, , , , ,

1-IMG_8746

İstanbul seni yontar, herkesi yonttuğu gibi… 21 yaşında Paris’ten kalkıp doğduğu ve çocukluğunu yaşadığı şehir, İstanbul’a gelen, iki koca ülkeye sahip olduğu halde kendini yersiz yurtsuz hisseden, melankolik bir genci de yontmuştur.

Bu kitaptaki herkes hastadır. Ülke ve yöneticileri başta olmak üzere, onu zaten biliyoruz, dünya biliyor, kitaptaki bütün karakterler de hastadır. Hatta baş karakter kitap boyunca, Paris’ten İstanbul’a gelirken ardında bıraktığı, bir sanatoryumda kalarak iyileşmeye çabalayan en sevgili ama hasta arkadaşına, arada bir dolaylı yoldan çıtlatılsa da cevaplarını asla okumayacağımız mektuplar yazıp durmaktadır. Baş karakter, bencilce kendi derdine düşmüş, hasta adamlardan, hasta ülkeden, hasta arkadaşlardan, çoğu üyeleri kayıp hasta ailesinden medet uman genç ve hasta bir adamdır, o kadar da haksızlık yapmayayım hasta olmayan bir kaç kişi var, onlardan biri aşık olduğu saf kız, ki bir müddet sonra yok olur, diğeri de babasını bulmasına yardımcı olan yaşlı, zamanını doldurmuş kitapçıdır, gözümden kaçmış olan varsa affola… 

Kitap dediğim aslında bir bütündür, kitap bir parçadır, kitap parçanın içindeki bütündür, bütünün içindeki bir parçadır. Gülsoy’un da bendeki yeri, bu meşakkatli iç içe geçmeyi sahteliğe kaymadan hakkıyla yapan, dengesini mükemmel kurabilen ender yazarlar çekmecesindedir.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, yazarın diğer kitaplarından farklı ama o kadar da değil. MG modelinde her şey kahramanın bir labirent içinde olmasıyla başlar, kaybolmuştur, önce bu labirenti tanımlar, sonra çıkışı arar, okurken biz de onunla birlikte içeride döner dururuz, her duygusuna eşlik ederiz, en nihayetinde çıkış bulunur ve fakat labirentin içinde geçirilen bu yolculuk öyle zenginleştirici, öyle özgürleştiricidir ki, romanın ya da öykünün sonu ne olursa olsun ani bir kararla kahraman, ardından okuyucu, labirentin dışına çıkmamaya karar verir. Bunun anlamı o yapının çözülmüş olmasıdır, ne kadar karmaşık olursa olsun çözülen şey ürkütmez, korkutmaz, çözülen şey keyif verir. Zaten bu yüzden gerçek hayatta da kendimize bir anlam arar dururuz, olur da bulursak eğer her anından keyif alarak tamamına erdiririz, yok bulamazsak, bu iş bitene kadar söylene söylene çilemizi çekeriz. İşte bu yapıya bayılıyorum.

Aslında yazarken yaşayamıyor insan, hayatını askıya alıyor.

Bir kaç satır önce elimdeki kitabın bir öncekilerden farklı olduğunu ama çok da olmadığını yazdım. Söylemek istediğim aslında şuydu; yine bir labirent var, orda bir köy var uzakta, gitmesek de, göremesek de o köy bizim köyümüzdür, ama kayıp kahraman içinde uyanmak yerine bir müddet dışından yaklaşır bu mekana. Hatta turistik bir gezi yapar 7 tepesinde, hakkında anlatılanları dinler, paylaşır, duygusuzca… Sonra, tüm cesaretini toplayıp, yaklaşık kitabın yarısına gelindiğinde, bodoslama dalıverir içine, kapılır akıntısına… Ama İstanbul, en başta da belirttiğim gibi, belki de tüm büyük metropoller, yontar her canlıyı…

Gülsoy, Baba, Oğul ve Kutsal Roman ile yine bir İstanbul kitabı yazmıştı, oradaki labirentin içinde dolanıp dururken hem çok yakın geçmiş tarihinin aşina mekanlarında seğirtmiş hem de belli başlı edebiyat eserleri eşliğinde çalgılı bir yolculuk yapmıştık. İkinci İstanbul romanındaysa aynı yolculuğu bu sefer hem edebiyat hem felsefe hem mitoloji eşliğinde ve yirminci yüzyıl başlarında yapıyoruz. Eh bu şehir bir üçlemeyi hak ediyordur artık diye düşünüyor ve satırlarıma burada son verirken tüm okuyacaklara sevgilerimi yolluyor, gözlerinden öpüyorum.

Kıssadan hisse: Bir yazarı okumayı seviyorsan seviyorsundur, sevmiyorsan da sevmiyorsundur, bunun lamı cimi olmaz.

Nihai not: Bu kitaba İstanbul kitabı demek belki biraz haksızlık olur, çünkü içinde Paris de var, bırakın mekanları çok miktarda başka şeyler de var ama benim gönlüm bunları yazmak istedi.

Geçmişle Bilanço, Geleceğe Umutla Bakış ve Teşekkürler

Etiketler

, , , , ,

1-Photo on 17.03.2014 at 23.51 #2

Bugünlere gelene dek pek yazamadım ama… Başlıkta yapılandırdığım gibi karışık ve meşakkatli işler peşindeydim. Aşağıdaki ardı ardına dizili kelimeler, belli bir kilometreden sonra lüzum arz eden gerekli revizyonları icra yoluyla içselleştirmiş ben (Qune) kimliğinin üzerinde, takip edecek günlerdeki metinlerin içeriği bakımından bir ön damak tadı vermek amacıyla, analiz edilmiş belki de sentezlenmiş yakın tarihsel özet bir çıkarımdır.

Yazamayarak geçirdiğim bu süre zarfında detaylı olarak belirtirsem, Felsefe (Lost), Psikoloji (In Treatment), Sosyoloji (Orange is A New Black), Antropoloji (Bones), Siyaset (Breaking Bad), Sanat Tarihi (Merlin), Tarih (Vampire Diaries), Biyoloji (Spongebob), Genetik (Simpsons) ve Edebiyat (Californication) yoluyla, kendim ve çevre hakkında, gerek ayrı ayrı gerek bir bütün halinde ele alarak, elmayı kabuklu ve çekirdekleriyle yeme tarzında bir kavrayış geliştirmekle meşguldüm.

Şimdi bütün bu bilim ve sanat dallarında yeterince bilgi sahibi olup, doktora tezimi de mekansal darlık toplumlarında değişken kimlik meselleri (Banshee) üzerine verdikten sonra gönül rahatlığıyla yeniden, bu sefer daha sağlam bir çevre yapmaya (Friends ve/veya Big Bang Theory) girişebilecek kapasiteye ve becerilere sahip olduğumu hissediyorum. Anlaşılacağı yeniden doğmuş, küllerinden fırlayıp göğe ermiş Anka kuşu muhabbetiyle, hoyrat bir enerji içinde sanal yaşama hizmet sunmaya ahdettim. Bu ahdı eyleyebilirmiyim, işte bu konuda şüphelerim tabii ki biraz olacak, hali hazırda şu müzmin tembellik sorunsalıma pek bir çözüm bulabilmiş değilim. Araştırıyorum (imdb). Erişemiyorum. Babil kütüphanem (dizimag) elim bir siyaset sonucu enkaz durumuna getirildiği için biraz uzun sürebilir, fakat vazgeçmiş değilim. Bir gün ben de arılar, karıncalar ve benzeri minik ama çok çalışarak boyundan büyük yapıtlar veren canlılar statüsüne kavuşmayı tüm kalbimle hayal ediyorum.

Satırlarıma burada şimdilik son verirken, egitimime ve kavrayışıma emek sarfeden, yukarıda saydırdıklarımla birlikte saymayı unuttuğum tüm diğer bilim ve sanat dalları ve/veya alt dallarına da teşekkürlerimi bir borç bilirim.

Yaşlara Göre İnsanoğlu İletişim Evreleri

Etiketler

,

1-IMG_7697

0-2 yaş: Ağzından çıkanı kulağının duyduğu, çıkması gerekeni çıkartmadığına emin olduğun halde seni dinleyenlerin memnun ve anlar göründüğü bir garip zamanlar.

2-10 yaş: Ağzından çıkanı kulağının duyduğu, dinleyenlerle yağdan kıl çeker gibi iletişim kurabildiğini, doğru cevapları aldığını sandığın kendinden emin zamanlar.

10-25 yaş: Ağzından çıkanı kulağının duyduğu, ancak iletişime geçtiklerinin sana ısrarla aksini söylediği için belli başlı yaşdaşların dışındakilerle iletişimi minimuma indirdiğin kendinden emin zamanlar.

25-80 yaş: Ağzından çıkanı kulağının duyduğu ama iletişim için bunun yetmediğini, iletişilen kişinin ağzından çıkanları da duymak gerektiğini ve bazen, hatta çoğunlukla bunun da yetmeyeceğini, belki de hiç bir şeyin yetmeyeceğini kademeli olarak idrak edeceğin kendinden emin olmakla olmamak arasında gidip geldiğin laf kalabalığı açısından hararetli ve hareketli zamanlar.

+ 80: Ağzından çıkanı kulağının duymadığı, çıkması gerekeni çıkarttığına emin olduğun halde seni dinleyenlerin huzursuz ve anlamaz göründüğü bir garip zamanlar.

Bak Postacı Gelmiyor

Etiketler

1-IMG_7873Bizim postacı kaza geçirmiş, şu an Galaksilerden birinde ve ben çok üzgünüm.

Demin evden dışarı çıktığımda başka birileri mektup dağıtıyordu. Fena oldum.

Yoksa aklımda yazacak çok şey vardı. Bu da bahanesi herhalde.

Yakınım değildi. 15 senedir tanıyordum.

En son Ocak başında telefon açmıştı.

Sana iyi bir haberim var.

Çok meraklandım, nedir?

Yarın evde misin?

Evdeyim ne oldu?

Emekliliğin çıktı, onu getireceğim.

Deme ya…

Hadi hayırlı olsun. Bak bugün büroda işim var getiremem, ama yarın getiririm.

Önemi yok canım, olmuş olsun da sen ne zaman getirirsen getir. Ya emin misin, geçen sefer de sen izindeykene başka biri emekliliğin çıktı diye bir zarf getirdi, içinden Bağkur borcu çıktı.

Aaa abla bunca senelik postacıyım tanımaz mıyım zarfı. Sevin sen sevin.

İyi madem dediğin gibi olsun.

Yarın öğlen gibi gelirim.

Ertesi gün o saatte geldi, her zaman dakikti. Zarfın içinden aynen dediği gibi ilk maaş çeki çıktı.

Geçen yaz Kiki Paris’te daire değiştirecek oldu. Alt kattan üst kata taşınacak. Yalnız geçeceği daire henüz boşalmamıştı, ev sahibi sen ülkene dön sonra hallederiz dedi.

Bir ay sonra mesaj attı, Kiki geldiğinde ben Paris’te olmayacağım ev hazır anahtarı ev adresinize postalıyorum.

Nasıl yani olduk, oralarda bir yerlere bıraksanız bizimki geldiğinde ondan alsa, apartman görevlisi, yandaki tütün satıcısı, hatta Türk bakkal falan, yok nuh dedi peygamber demedi, öyle güvenli olmazmış, kimseyi tanımazmış, biz de yuttuk. Kadın neredeyse doğma büyüme Paris’li, 5. bölge gibi Paris’in en göbeğinde oturuyor ve bütün apartman ona ait. Neyse uzatmayayım Kiki’nin ev sahibi en yakın postaneye gitti, bizim anahtarı bir zarfa koydu, üzerine adresimizi yazdı, uçakla diye ekledi ve gönderdi. Üzerinden 1 hafta geçti, 2 hafta geçti anahtardan hiç haber yok. Vermiş olduğu referans numarasıyla bizim postane tanıyamıyor, bulamıyor, onların postaneyse zaten bu gönderi takip işleriyle falan hiç ilgilenmiyor. Aldı mı beni bir endişe… 15 gün sonra bizimki Paris’e dönecek, elinde bavulu kapıda kalması yüksek olasılık meselesi, tedirginlik sınırda yaşıyorum, yaşamaya çalışıyorum.

Sonra aklıma bizim Postacı’yı aramak geldi.

Sen hiç merak etme abla ben onu bulur getiririm.

Demeye kalmadı bir kaç gün sonra aradı.

Senin paketi buldum abla.

Saol ya neredeymiş?

Şimdi ana postanede yarın buraya gelecek. Ben de getiricem.

Saolasın.

Ertesi sabah yeniden aradı.

Abla bugün benim çıkma günüm değil, ama acil kurye taşıyan elemana verdim. Dağıtıma çıkmadan önce sana uğrayacak, evde misin? Kusura bakma ben getirecektim ama burada çok iş var, bırakamıyorum.

Ne önemi var canım, dert etme sen. Zahmet olacak o elemana ama… Evdeyim, olmasam bile eve koşarım.

Yok yok olmaz, onca zamandır yapıyoruz bu mesleği bir hakkımız hukukumuz olmasın mı? Bizimki 10 dakikaya yanında. Sen merak etme.

İşte böyle. Yeri doldurulmaz adamdı. Çok özlüyorum.

Yeni postacıyı görünce gözlerim doluyor.

Zihin Bulantısı

Etiketler

, , , , , , ,

1-IMG_8495

Yazmak için iyi bir sabah mı, değil mi, ne sabahı neredeyse öğlen olacak, doğru bir ruh hali mi değil mi pek bilmiyorum ama demin, uyandığımdan bu yana yapsam ve yapmasam arasında gidip gelerek, ayağa kalktığım zannedilmesin, ayrıca övünmek gibi olmasın bu gidip gelmeleri oturduğum yerden yapmakta ustayımdır, hafta sonundan kalan bulaşıkları yıkıyordum, içimden bastırılamaz dürtüler geldi ve işte buradayım, uzun aralardan sonra yazıyorum.

Her zamanki saatte, erkenden, kalkmış olmama rağmen kahve içmek ve beklemek dışında hiç bir şey yapmadan bu saatlere kadar sürüklendim. Pardon bir şey yaptım, oturduğum yerden artık hiç bir uygulamayı doğru dürüst çalıştıramayan antika versiyon iphone’un ios 7’sini güncelledim. Daha detaylı teknik açıklamaya girersem, telefonu bilgisayara taktım ve ara sıra bir iki düğmeye bastım. Taş taşımış bir ruh halindeyim. Tam da bu blogun mottosu mudur, ilkesi midir, parolası mıdır her neyse, hani şu en başta yazan, çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekliyorum durum bildirisi var ya, aynen, kelimesi kelimesine, sözlük anlamıyla öyleyim bugün.

Tanrım, yoksa Evrenim mi, ya da Nuh peygamberim mi, dün akşam Noah filmine gittik, hepimizin Nuh çocukları olduğunu öğrendik, bilgilendik, halbuki geçen hafta Douglas Adam’dan Galaksi Rehberi’ni okuyordum ve aynı Viltvodle 6 gezegeninde yaşayan Jatravartid halkının inandığı gibi aslında tüm Evrenin ve dolayısıyla biz insanların, adına Hastalanmış Büyük Yeşil denilen bir varlığın hapşırması sonucu burnundan etrafa saçıldığına ve en büyük korkumuzun farkına bile varmadığımız Büyük Beyaz Mendilin Ortaya çıkışı olarak adlandırılan bir kıyamet dönemine, varoluşsal bir korku bu, girmek olduğuna öyle bir inanmıştım ki… Dün Nuh Peygamberin çocukları olduğumuzu öğrenmek hem acı geldi, çocuklarına ve eşine davranış biçiminden kafayı sıyırmış olduğunu düşündüm, hem de demek ki hep biz iyiler kalmışız bu evrende diye düşünerek Kabil soyununsa her ne kadar günümüzde pek öyle durmasa da tükendiğine bayağı sarsıldım, bilmiyordum. Geçmişte oldukça cesur insanlar yaşamış açıkcası.

Dün gece itibariyle tüm inanç sistemim yıkılsa da bu sabah Beyaz Mendilin Ortaya çıkışı korkusundan bir türlü kurtulamıyorum. Sanırım yeni bir filmle daha aydınlatılma ihtiyacım var. Eğer şimdi biz Nuh Peygamberin çocuklarıysak ve Beyaz Mendil yoksa, peki neredeyse gözle görülebilecek, beni bu denli tembelliğe iten, aslında şahsımın bir kabahati yok, varoluşsal korkularım nereye gitti? Sanırım bu filme bir devam gerek. Zihnim allak bullak oldu.

Üstelik bu sabah posta kutumda Ted Talks’tan gelen 4 dakikalık bir konuşma buldum. Adamın biri, evrenin bir balon olduğunu, öyle Adams’ın dediği gibi uzayıp, sonsuza kadar yolun var misali gitmediğini söylüyordu. Eğer bir balonsa, bunun bir de son duvarı vardır, bir ara karşılaşacağın, hatta geçen pazartesi bu duvarı görmüşler mi ne, o kadarını pek çıkartamadım, adamcağız çok hızlı ve heyacanlı anlattığından kaçmış olacak, neyse o beklenen karşılaşma anında, yeşil yaratığın burnundan saçılanlanlar olarak balonun nihai iç yüzeyine erişince ne yapacağımız bende şaşırtıcı bir merak konusu oldu. Acaba yapışıp kalır mıyız, yoksa oradan geri teperek yaratığın burnuna geri dönmek, yani yaradanın üstüne kapanmak üzere tersi bir yolculuğa mı başlarız bilemedim. Ben demiştim işte meta kurmaca diye bir şey yoktur, her şey gerçek arkadaşlar.

Diğer yandan da sanırım bu Belirsizlik Duvarı bundan böyle varoluşsal korku Beyaz Mendil’in yerini alacak. Neyse biraz rahatlamış oldum. Gerçi yine de bu balonun içinde neden bir Nuh Peygamber olmasın şeklinde düşünceler geliştirme eğilimini, az biraz da olsa, gösteriyorum. Ve bu ikinci belirsizliğin, Büyük Yeşil mi Noah mı, çözülemeyecek olmasından dolayı tedirginliğim içten içe yeniden başlıyor. Halbuki o bir anlık kavrayış ve rahatlama anı pek güzeldi. Yazık nadide ve gelip geçiciymiş. Ted konuşmasında biraz daha ileri gidersek içinde bizim ve evrenimizin olduğu baloncuktan başka, görme ya da algılama imkanımızın bile olmadığı baloncuklar varsa meselesi ortaya atılıp öylece bırakılıyor ki, bu tutumdan hiç hoşlanmadım. Bir daha Ted Talk dinlememeye karar verdim. Douglas Adams’ın Galaksi Rehberi’ne geri dönüyorum ve belirsizliktense, belirli bir an gelene kadar Beyaz Mendil’in Ortaya Çıkışı ile avunmaya çalışacağım.

Çünkü evren eğer bir balonsa kişisel gelişim falan da olamaz, düz çizgi diye bir şey yok, her şey top misali, ilerleme dediğin bir yanılsama. Kişisel not: bu konuyu ileride detaylandırman gerekebilir. Önce zihin bulantısını bir atlat.

Bütün bu sorgulama süreçleri nereden başladı derseniz, bu işin büyük sorumlusu John Fowles ve Büyücü kitabı. Her tutunduğum dal aynı kahramanın tutundukları gibi sahte çıkmaya başladı.

Genler Üzerine Sabah Sohbetleri

Etiketler

, , , , , , , , , , ,

1-Fotoğraf - 25.01.2014 15.28

İki gün ara verince nasıl da alışıyorum tembelliğe… Hamurumda olmalı bir hikmet. Bir yerlerde atalarımdan birine tembel hayvan geni karışmış. Şimdi aklıma geldi, elimde olanak olsa o geni başka bir hayvanınkiyle değiştirir miydim?

Neden olmasın?

Karınca geniyle değiştirirdim, yok yok arı geni olsun daha iyi.

Arıların gözleri hep korkutmuştur, hani o büyütülmüş mercek altında fotoğraflarındaki pilot gözlüklü halleri var ya, binlerce, milyonlarca göz, sinek desen keza, zaten genetik yapımızın en fazla sineklerinkiyle örtüşmesine sizi bilmem ama ben bayağı içerledim. Hele de gittiğim bir toplantıda ilk insanların akbaba misali leşçi oldukları, leşler ile beslendiklerini duyunca, bu zamana ve mekana şükreder oldum. Bir de şu sinek işini bilim adamları benden sonraki nesilde açıklayaydı çok sevinecektim ama, neyse alışmaya çalışıyorum. Ne diyordum, arı geni taşımak, yok istemem, ne o kadar çok gözüm olsun, ne başkasının o kadar çok gözü olsun bana baksın… 

Hem neden hep minnacık hayvanların genlerinde gözüm var ki, şöyle biraz büyük düşüneyim.

Kaplan, zürafa falan da istemem, fil hiç istemem.

Kanguru gibi zıplamak hoşuma giderdi. Ama öyle cebimde çocuk mocuk taşıyamam. Zıplama geniyle, cep sahibi olma genleri farklıysa eğer, o zaman olur. Bit de zıplar gerçi. Hem de ne zıplama… Yine aklım küçük hayvanlara gitti. Hatta giderek amiplere kayacak denli bir eğilimde gidiyorum sanki.

Düşüneyim bakalım, iyi mi aklıma hayvan gelmiyor. Hah buldum. Balık Nemo genine sahip olayım. Hem denizde hem karada nefes alabilirim. Yalnız gene küçük, neredeyse akvaryum balığı… Bu küçüklük tutkusu ya da refleksi bayağı bir garip gelmeye başladı.

Öyle kuş falan olmak istemem, uçmak sanki iyi bir şeymiş gibi dursa da konmak var işin içinde. Hem yer yurt bilemem öyle… Yön tayini hiç yoktur, kuş geniyle değişim yapsam bir sürünün peşine takılıp gitmem lazım başka türlü yem olurum kurda kuşa… Kuş genine sahip olup kuşa yem olmak en acısı olur her halde… Bağırırdım ben de sizlerdenim, yem değilim, yemeyin beni…

En iyisi Mitokondriya geni taşımak mıdır, nedir? Aslında bu seçim pek şaşırtıcı olmaz, son zamanlarda ayağımda terlik evden çıkmadığım günler fazlalaşmaya başladı. Mitokondriya’yı biz terliksi hayvan olarak biliriz. Hepimiz çocukken bir kova su içine süpürge otu atıp güneşte bırakarak amip ve terliksi hayvan yetiştirmişizdir, var mı bunu yapmayan? Zamane çocuklarını bilemem ama ben günlerce gidip gelip, kovanın başında bekleyip mitokondriyalarımın büyümesini beklediğimi hatırlıyorum. Her ne kadar mikroskop olmadan göremeyeceğimi söyleseler de hayallerimi kıran yetişkin büyüklerime karşı nefretim böyle eskilere dayanır,  yeterince sabredersem, yeterince beslersem gözümle görebileceğim, dokunabileceğim boyuta geleceklerini, bir balık gibi onları izleyebileceğimi, için için umardım.

Aslında neden olmasın bu deneyi şimdi yetişkin zihinle yaparsam belki başarırım. Ne demiş tüm kişisel gelişim atalarımız, büyüklerimiz, yılmayacaksın, başarısız olup tepe taklak mı düştün, kalk ve silkin, yeniden dene.

Nerede benim kovam?

Bu dönemlerde süpürge çöpü de yok ki artık. Nereden bulunur? Hem güneş de gitti. Ben bu deneyi en iyisi yaza bırakayım.

Peki, size genlerinizden birini başka bir hayvanınkiyle değiştirme imkanınız var deselerdi, hangi hayvanın hangi geniyle değiştirirdiniz?

Bu konuya nereden geldim?

Hatırladım. Hafta sonunda tembellik yaptım ve yazmadım diyordum. Biraz önce bu sabah da yazmadığımı fark ettim. Tam, şimdi geç oldu, yapacak bir sürü işim var, yarın yazarım diye düşünüyordum ki saatin henüz 10 olduğunu gördüm. Hadi o zaman dedim geç bilgisayarın başına, evren ne verdiyse yaz.

İşte bu saçmalıkları verdi. Fakat taktım şimdi bu duruma: hayvan deyince aklıma neden giderek küçülen hayvanlar geliyor.

Neyim eksik benim?