Adım Kunegond ve Ben Bir Şekerkolik’im

Etiketler

, , , , , , ,

Adım Kunegond ve ben bir Şekerkolik’im.

Ne zaman farkına vardım?

Sanırım dün akşam Office dizisini seyretmeye başladığımda süreç gelişti. Şu an 4.cü sezonun başlarındayım. Bu arada değinmeden edemeyeceğim bu dizi bana Avrupa Yakası’ndaki medya çalışanlarının ofis maceralarını da hatırlattı. Gerçi daha öncede dediğim gibi ofis çalışanları, ki tecrübeyle sabittir, dizilerdeki abartıları bir yana atarsak gerçekten de böyle. Yani biz böyleyiz. Avrupa Yakasını sevenler eminim Office’i de sevecektir. Bize bizi anlatanları seviyoruz. Bir de tabii… Onlara kendilerini anlatanları sevmeyenler seyirci ayrımı var. Her şeyde bir aksin olması gerektiği gibi. Bu türden seyirciler genelde dengeli ve uyumlu seyircilerdir.

Şöyle açıklayayım; poposunun dolgun olduğunu düşünüyorsa saklamak için kazağı üste çıkarır ya da diyelim gözleri ayrıktır, yaklaştıran makyaj yapar. Tembeldir, ha bire plan program yapmaya bu huyundan kurtulmaya, çok çalışkan görünmeye çabalar. Bu örnek nereden aklıma geldiyse şimdi… Buna heteropati ya da heteroterapi denir. Bu tip seyirciler normal ve anormalin bir arada göründükleri ve mutlaka bir tarafın kazandığı öyküleri severler.

Aksi çıkmaz mı?

Çıkar.

Ama istisnalar kaideyi bozmaz.

Ayrıca istisnalardan başka kaideler de çıkar.

Bir de… Diğer türden seyirci vardır, ki bunlar karakter seyircilerdir; dolgun poposunu daha da dolgun gösterecek dar ve streç pantolon giyer. Gözleri uzaksa iyice uzaklaştıracak makyaj yapar ki Avatar’daki mavi nsanlara benzesin, burun düzlüğü ortaya çıksın. Boyu kısaysa düz ayakkabı giyer, uzunsa yüksek topuklularla barışıktır. Her tür abartıya açıktır. Denge, uyum gibi terimlerin anlamını bilmez. Bu duruma da homopati ya da homoterapi adı verilir. Bu türün seyircileri Office gibi her bir karakterin uçuk kaçık, görünürde doğa üstü olduğu abartılı öykülerden hoşlanır. Ya herkes eziktir; Office, Yalan Dünya, Avrupa Yakası, vs… ya da herkes kazanandır. Şimdi aklıma gelmiyor ama herkesin zengin, lüks, ihtişam ve mutlu aşk içinde olduğu pembe diziler, pembe romanlar vs… Aklıma örnek gelmediğine göre kesin bu kategoride değilim.

Yoksa ezik miyim ben ya?

Doğru söyleyin…

Dün bütün gün rejim yaptıktan ve evi düzene sokmaya çalıştıktan sonra akşam üstüne doğru artık hak ettiğime kanaat getirip Office dizisinin başına oturdum.

Seyretmeye başlayalı 5 dakika geçmişti ki içim ezilmeye başladı.

Buzdolabının önünde yakaladım kendimi. Yerimden kalkıp oraya nasıl gittiğimi pek hatırlamıyorum, hakim bey. Soğuk dalgasıyla kendime geldiğimde reçel kavanozunu seyrediyordum. Kafamı kaldırıp buzdolabının sağ yanında duran duvar saatine bir göz attım. Akrep ve Yelkovan 18:05′i gösteriyordu. En son saat 14:00′te yemek yemiştim. İki parça ızgara tavuk ve bir tas dolusu domates. Aradan 4 saat geçmiş, dolayısıyla akşam yemeği saatinin gelmiş olabileceğini düşündüm ve gözlerimi reçel kavanozundan yandaki saklama kabında duran kıymalı patlıcan yemeğine kaydırdım.

Ne olduysa işte o anda oldu.

Görünmeyen bir yerlerden ve kesinlikle soldan çünkü reçel kavanozu patlıcan yemeğinin sağında duruyordu, bir şamar geldi. Sol yanağımı tutarak gözlerimi ister istemez reçele kaydırdım. Geri geri gidip patlıcana odaklanmaya ne kadar çalıştıysam da bir türlü beceremedim. Sanki görünmez bir el beni sol yanağımdan ittiriyor ve burnumu reçele doğru sokmaya çalışıyordu. Bir müddet direndikten sonra buzdolabından yayılan soğuğun da etkisiyle içim ürperdi ve savaşmaktan vazgeçtim. Zaman gelir teslim olmak en iyi çözümdür. Bu da öylesi durumlardan biriydi.

Reçeli, tereyağı ve iki dilim Brioche tabir edilen ekmeği alıp salona Office’in başına döndüm. Bölüm bittiğinde benim de ekmeklerim bitmişti. Ve fakat içimin ezilmesi halen devam ediyordu. Dolayısıyla reçelin üzerine kıymalı patlıcanı yemekte bir sakınca görmedim. Ne de olsa rejime kalınan yerden devam edilmeli.

Patlıcanı almaya gittiğimde arkada başka bir saklama kutusu içinde duran şehriyeli pilavı fark ettim. Bir tabağın içindeki birliktelikleri zihnimde canlandı. Pirinç aslında şekerin bir başka açılımı. Zihin görüntüsü aslında şeker açlığımın tatmin olmadığını ama biçim değiştirdiğini bir şekilde bana anlatmaya çalışıyordu. Baştan da söylediğim gibi karşı koymanın pek bir anlamı yoktu, nasıl olsa bu yoksunluk duygusu bir şekilde gelip beni bulacak ve baskın çıkacaktı. Daha da önemlisi Office dizisindeki diğer bölümleri çok merak ediyordum. Bir an önce şu lanet pirinç ve patlıcanı yenecek derecede ısıtıp ekran başına dönmeliydim. Hem bu yemeği yedikten sonra şeker isteğimin artık kesinlikle kalmayacağına gönülden inanıyordum.

Vaktim kalmadığından fazla uzatmayayım hiç de öyle beklenildiği gibi olmadı. Üzerine evdeki tüm mandalinaları, 7-8 tane kadar, yedim. Meyveler şekerin bir başka çeşidi. Masada bardak içinde son kalmış 3 adet pudra şekerli lokumu mandalinaların üzerine ilave ettim. Bardağın dibinde birikmiş pudra şekerlerini yaladım. Saat 23:00 civarında dürüm ekmeğinin içine, ki o da şekerin bir çeşididir, tuzlu yumuşak beyaz peynir sıkıştırdım yedim. Saat 24:00 gibiydi bu duruma bir son vermek gerektiğini hissederek elime en sıkıcı kitaplardan birini aldım ve yatmaya gittim. Bir kaç sayfa çevirmemiştim ki uyumuşum.

Sabah kalktığımda şeker krizim hızını kaybetmişti.

Kıssadan hisse: Homopati ya da homoterapi ile şekerden kurtulmanın yollarını araştırmaya karar verdim. Şekeri şekerle yenmeye çalışırken tamamıyla başka bir boyuta geçmemek ve şeker komasına girmeden bu işi başarmak için şuradan bir tıp fakültesi okuyup da geleyim bari…

İkinci kıssadan hisse: Herkesin içinde her türden insan mevcuttur. Tek değişen oranlardır. Bu bir kimya. Her farklı hamur karşımından ayrı bir ekmek tadı var olur.  Unu fazla kaçarsa taşa dönüşür.

Tek Yumurta İkizim: Simon ve Yazarlık Otobanları

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

Görsel canlılardan olduğumu ne kadar söylesem azdır. Her blog yazısına başlamadan önce kafamda az çok fikirler olsa da… Önce esas görseli seçer, en başa bir güzel yapıştırırım. Sonra sıra altını doldurmaya gelir. Genelde, eğer bir kitap ya da film üzerine yazmıyorsam, seçtiğim fotoğraf yazı ile alakalı görünmez. Aslında daima vardır bir alakası. Yoksa yazamam. Beyin bu. Nitekim zaman gelir şifresini ben bile çözemem.

Bumed Atölye’de bir gün Murat Gülsoy anlatmıştı, Nabokov için Lolita’nın ilham kaynağı kafes içindeki bir maymun olmuş.

Sabahın dokuzundan bu yana Iphone ile çektiğim fotoğrafın netbook’a geçmesini bekliyor ve hala bekliyorum. Bu da böylesine görselsiz başladığım bir gönderi olacak işte.

Amacım Tanner Kardeşler’den bahsetmek. Robert Walser, Can Yayınları. Bu arada kitabı D&R internet sitesinden satın aldım. Aynı anda Thomas Hardy’nin Tess’i ve Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sıyla birlikte kargo 2 gün içinde kapıma bedava getirdi. En indirimli satan kitap sitesi, haberiniz olsun. Hem de D&R kartıma puan işledi. Rekabet kıyasıya anlaşılan.

Bir zamanlar İlle de Roman grubundaydım. Sonraları kaytarmaya başladım. Şimdi 2 aydır Erkek Adam Okur grubundayım. Önceleri grup sadece erkeklere açık zannediyordum, meğerse değilmiş hemen kendimi dahil ettirdim. Henüz hiç bir toplantıya katılma fırsatım olmadı ama kitapları evden takip edip okuyorum. Bu ayın kitabı bu elimdeki. Unutmaz ve yetiştirebilirsem önümüzdeki cuma akşamı buluşmaya damlayacağım. Söylemeden duramadım: grubun ismi biraz kanıma dokunmakla birlikte içinde tanıdığım “erkekler” olduğundan göz ardı ediyorum. Gerçi geleneksel anlamda feminist değilim, öyle bir söyleme de karşıyım ama neden erkek adam ya da erkek kadın olunuyor da kadın adam, kadın kadın olunmuyor? Neysem…

Walser 20. yüzyıl başlarında eser vermiş bir yazar. Bu kitabı da 1905′ten sonra piyasaya çıkmış. Kitabın önsözü yazarın dilinin sadeliği ve yalınlığı aksine Walter Benjamin tarafından karmaşık ve kuramcı bir dille ele alınmış. Neredeyse kitabı elimden atacaktım. Aslında şunu demiş Benjamin: Robert Walser’in sadeliğine aldanmayın onda ne cevherler, ne derin kuyular saklı.

Bir çırpıda 50.ci sayfaya geliverdim konu tamamıyla beni anlatıyor sanki. O Simon aynı ben, ikizim, tek yumurtalısından, rafadan. Aylak Adam. Hiç bir işte dikiş tutturamayan, her işi çok basit ve anlamsız bulan, büyük hayallerle girdiği kitapçı dükkanındaki çıraklık işini “ay bu muymuş yahu bense neler bekliyordum” şeklinde 8 gün içerisinde patrona hakaretler yağdırarak terk eden, buna rağmen her işe uyum sağlama, sağlayabilme becerisini gösteren yani 10 parmağında 10 marifet olan ama Barthleby türü yapmamayı tercih eden, burnu büyük Simon gönlüme taht kurdu. Daha şimdiden kendine iyi bir ev sahibi ve bedava bir oda bulmuş durumda. En son işi banka memurluğundan da mesaiye 1 saat geç geldiği ve mazeret yerine cüret gösterdiği için atıldı. Müdürün yine de sana referans verebilirim iyi niyetine sen al o referansını da… demedi tabii ama çok daha şık ve ağır tabirler kullandı. Bunu alıntılamıyorum ama ücretli tatiller hakkındaki düşüncelerini paylaşmadan edemeyeceğim:

Ama tatil dediğiniz nedir ki! Ancak gülerim buna. Tatille filan hiç işim olsun istemem. Açıkçası nefret ederim tatillerden. Sakın bana tatilleri olan bir memuriyet ayarlamayın. Benim için hiç bir çekiciliği yok bunun, tatile çıkarsam ölürdüm hatta. Ben hayatla mücadele etmek isterim, bu uğurda batsam ne gam; ne özgürlüğün ne de rahatlığın tadını çıkarmak isterim, bir köpeğe kemik fırlatır gibi önüme fırlatılmış özgürlüklerden nefret ederim. Tatilleriniz sizin olsun.

Bakalım neler olacak? Umarım başına kötü bir şey gelmez. Canı gönülden kazanmasını istiyorum. Neredeyse ilk defa bir karakteri bu kadar tuttum.

Laf arasında Aylak Adam teması ne ilk ne de son. Kitabı okunur kılan yazılış tarzı, anlatımın sürükleyiciliği, ardında gizli yaşam felsefeleri, sorgulamaları, kurgusu, vs…  Elimden bırakmadan keyifle okuyorum. Henüz bitmedi ama bu aşamada bile tavsiye ederim. İyi kitap baştan kokar.

Bu arada keyifle okuduğum bir sürü roman oldu. Dahası yazın ilkine gittiğim, Murat Gülsoy’un Bumed’de düzenlediği 5 hafta 5 roman’ın ikinci aşamasına devam ediyorum. Bu cumartesi 4. kitap Coetzee’nin Yavaş Adam’ını dinleyeceğiz. Kafka’nın Dava’sı ile başladık. Ardından Camus’nün Yabancı’sı geldi. Fowles’un Fransız Teğmenin Kadını ile geçen hafta devam etti ve son olarak ay sonunda Murakami’nin Sahilde Kafka’sı ile tamamlanacak.

Yavaş Adam hariç diğerlerini önceden okumuştum. Her birini tekrardan okumak beklediğimin tersine şaşırtıcı şekilde keyifli oldu. Eski okuduklarımı haliyle unutmuşum, FTK’nı geçen nisanda okumuştum ama onu da oldukça unutmuş olduğumu fark ettim. Murakami’yi ise yine geçen sene Fransızca dilinden okumuştum şimdi Türkçesi daha hoş olacak eminim.

Bu ikinci okumaların yazanlar için ayrı bir faydasını keşfettim. Örneğin ilk okuyuşta hiç dikkatimi çekmeyen noktalar gözümde önem kazandı; FTK’nda daha ilk sayfadan dürbünle bakan birine, ki bunun ilerde doktor olduğunu öğreniyoruz, gönderme var. Orhan Pamuk’un ve daha bir çoklarının üzerine basarak söylediği gibi bazı kitapları defalarca okumanın bir yazara getirisi çok fazla. Her okuyuşta metinde saklı bir takım ipuçlarını, gizli çağrışımları, kurgunun çözümünü fark etmemek elde değil. Ayrıca göremediğim bir çok ayrıntıyı da Murat Gülsoy,  biz 30 şanslı katılımcıya kendi yorumunu katarak açık açık anlattı. Bu seminerleri bir daha olursa kaçırmayın takip edin derim. Bunlar Yazarlık Otobanları.

Bu arada mesaj kutuma bu ayki Sözünü Sakınmadan etkinliğinin konuğu geldi: AYFER TUNÇ. Rezervasyonumu yaptırdım. Meraklıları bunu da kaçırmayın. Müdavimleri görüşmek üzere diyorum. 21 Şubat Salı saat:19′da İstanbul Modern .

Ubor Metenga hatırlatması yapayım: 28 Şubat Salı 20′de İKSV. Hulki Aktunç’un Lodos Düğünü öyküsü üzerinde konuşulacak. Rezervasyonumu yaptırdım.

Bu arada aklıma geldi; bunca otobana rağmen hala ele gelir dişe dokunur bir eser yok elimde. Orada burada parçalar, taslaklar, denemeler, günlük parçaları… Bir de bu otobanlar olmasa halim ne olurdu kim bilir? Bir itirafta bulunayım: ilk taslağını oturtmak göreceli olarak daha kolay, asl’olan  düzeltmesi, birleştirmesi, çoğaltması ve özellikle de eksiltmesi.

Sabır ve düzenli çalışma gerektiriyor ki işte o da ben de yok. Boşuna demedim Simon benim tek yumurta  ikiz kardeşim diye…

Gözlemdeyim

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

Evde çok bunaldım ve kendimi Nero Office’e attım. Öyle bir dürtüyle çıkmışım ki yanımda bilgisayarım, cep telefonum ve okumakta olduğum kitabımdan başka bir şey yok ve çala kaşık yazmak zorundayım. Hani bir kitap ya da film üzerine ciddi şeyler yazamayacağım demek bu.

Fonda Jazz müziği var. Saksafon solo, arada cıs tak yapan zil ve bas davul, kafasına göre tek tük notalarla girişen bir piyano. Doğaçlama konser buna denmez de neye denir?

Önümdeki boşları almaya gelen ofis yenilerinden birine kahve sordum.

Hemen, dedi.

Vereyim mi parasını şimdiden?

Yok, gerekli değil. Ben birazdan getiririm, siz bir ara aşağı indiğinizde ödersiniz.

Vay be… Böyle güven üzerine kurulu ilişkiler nedeniyle burada daha rahat çalışıyorum. Üstelik, kimsenin hani ne zaman gideceksin, kalk artık da sirkülasyon olsun, para gelsin gibilerinden suratıma baktığı yok. Üstelik adalar manzarası nefis. Üstelik üst kat sakin. Çünkü her yarım metre kareye bir masa ve dört iskemle yerleştirilmemiş. O en geniş, Avrupa birincisi AVM’lerden bile daha ferah.

Fransız kadın şarkıcı o yumuşak sesiyle “yıldızlar, yıldızlar” söylemeye başladı. Jazz’ı tercih ederdim ama bu da idare eder.

Uzun saçlı, uzun paltolu, uzun çizmeli uzun tünikli, elinde yeşil poşet taşıyan bir genç kadın, merdivenlerde belirdi ve içten içten biraz sonra oturmayı tasarladığım kanepe-masa-sandalye üçlüsüne yerleşti. Haliyle biraz sinirlendim. Geldiğimde her zamanki masam dolu olduğundan köşedeki tek kişilik bir mekanı iskan tutmuştum. Sağ tarafım ayna. Tüm salonu fark ettirmeden gözleyebilmemin dışında, arada bir kendi yansımama da bakıyor ve şaşıyorum.

Bu ben miyim?

Yazarken yaşım küçülüyor da…

Jazz yeniden başladı. Anladım ki o yumuşak sesli Fransız kadın şarkıcı biraz önceki doğaçlamanın bir parçasıymış.

Kahvem geldi. Porselen kupa içerisinde. Gülümsedim. Moralimin bozulmasına rağmen. Kağıt bardaklar daima tercihimdir. Burada her seferinde söylemek gerekir. Uzun zamandır ofisi boşlayıp, kaytardığım belli. Alışkanlıklar unutulmuş. Özellikle de ev kadını görünümünde orta yaşlı bayanlar. İlle de porselen olsun derler. Porselen bardak geldiğine göre görünüşüme dikkat etmenin zamanı gelmiş ve geçmiş.

Klavyemin “H” harfine bir şeyler oldu. Aniden sertleşti. Ölüm katılığı bu. Pompalayarak biraz kan verdim, nabız tekrar aldı ama çok yakında ruhunu teslim edecek.

Bir yudum kahve.

Başımı kaldırıp etrafa bir göz atma.

Sonra devam.

Bir yumuşak kadın sesi. Bu sefer İngilizce şarkıyor.

Şarkı Söylemek fiilinin kısaltımışı. Şakımak ile Sarkmak arası.

Şarkımak = Yumuşak sesle sarkarak şarkı söylemek.

Ne çok isterdim Türk Dil Kurumu’ndan teklif gelsin.

Şimdi artık şaştılar. Reggae’ye çalan Country Jazz başladı.

Sıkıldım. Sanırım çevre tasviri yapan yazarlardan olamayacağım.

Cam kapı kaydı. Ve uzun kırmızı hırkalı bir kız, aceleyle önümden geçerek merdivenlere yöneldi.

Bir gümbürtü koptu. Sanırım aşağıya kısa yoldan indi. Uzun kırmızı hırkalı kız.

Yalan söylüyorsun.

Evet. Yalan söylüyorum.

Böyle yazdığıma göre bilinç dışım o kızın merdivenlerden yuvarlanmasını istemiş olabilir. Buraya böyle yazmak onun arkasından bir tekme savurmakla eş değer midir?

Kız geri geldi ve cama bakan kanepeli masalardan en diptekine oturdu. Hatırladım. Baştan beri orada oturuyordu. Demek sıralama şöyle: Oturduğun yerden kalkmak, balkona çıkıp sigara içmek ve sonra aşağıya inip tuvalete girmek ancak ondan sonra işine yeniden odaklanabilmek. Halk arasında hep demezler mi sigara bağırsakları çalıştırır diye. İşte önümde kanıtı.

Müzik şaşırdı, sapıttı. Tıngır gitar başladı ki bugün hiç gitar sesi dinleme modumda değilim. Kulağıma kara tahta ve tırnak etkisi yaptı. Neredeyse arabeski tercih edeceğim.

Kahvem soğudu. Çünkü neden? Çünkü porselen kupada.

Bedenim soğudu. Çünkü neden? Çünkü balkona çıkanlar, kaygan kapıyı açık bıraktılar .

Hep dedim. Bu bloga ne yazsam gerçek olur. Burası bir dilek kutusu gibi.

Böyle diyorum, çünkü tekrar Jazz’a döndürler. Yep, yep!!!

Uzun saçlı, uzun paltolu, uzun tünikli, biraz önce gözüme kestirdiğim yere yerleşen genç kadını gözünü dikmiş bana bakarken yakaladım. Bu yazıyı yayınladığımı ve onun da bu blogun takipçilerinden biri olduğunu varsayalım. Halim yaman olur herhalde.

Yalanlarım. O ben değilim, derim. Benzetiyorsunuz. Bu notu yazan bir köle ve evinde çalışır.

The Office isimli yeni bir diziye merak sardım. İkinci sezonun yarısındayım. Kısa ve öz bölümlerden oluşuyor. Öyle gerçekçi, ki başlarda kıl oldum. Kendimi yeniden işe başlamışım ve çalışıyor hissettim. Ve bu insanları çekmek zorundayım. Diğer yandan düşünürsem bu eziyeti (kıl olma durumu) sonlandırmak elimde. Basma düğmeye, seyretme. Değil mi ama? Nedense bunu yapamıyorum. Merakla bakıyorum. Acaba ne zamana kadar dayanacak bunlar? Şimdilik bildiğim 8 sezon dayandıkları ve hala da dayanıyor olmaları.

Dizide sadece 2 normal insan var. Biri Pam. Diğeri Jim. Akılları fikirleri muzırlık yapmakta. Başları Michael, berbat bir müdür; yalancı, ukala, her şeyi kendine mal eden, zevzek, olur olmaz şaka yapan ve şaka kaldırmayan ama satış işini onun gibi kotaran da yok. Amirleri dahil herkesin kınamasına rağmen kimse yerinden edemiyor, etmeye yeltenmiyor bile… Sonuçta her şey ciro meselesi değil mi?

Dün Marilyn Monroe ile 1 hafta filmini seyrettim. Salon 50 yaş üstü kadınlarla doluydu. Sanırım tek bir genç erkek vardı o da tesadüfen yanıma düşmüş. Filmin bir kaç yerinde çok güldü. Ben pek gülemedim gerçi… Ama olsun. Hatta biraz içim sıkıldı. The Doors filminde olduğu gibi oldum. Jim Morrison’ın beyaz perdede taklidi nasıl olmamışsa Monroe’nunki de, aynen o şekil, olmamış. Iron Lady’i beğenmememin nedeni de pek farklı değildi. Yüzü, şarkısı, kişiliği, eserleri milyarlara kazınmış kişilerin yaşamlarının beyaz perdede benzerleri tarafından temsil edilmesi çok yapmacık geldi.

Peki ne yapmalı?

Bilmem ki…

Belki de aynı öykü başka kişiler tarafından canlandırılmalı.

Gülse Birsel’in yeni başlayan dizisi Yalan Dünya çok başarılı. Her cuma hiç sektirmeden ekran başındayım. Nesibe ve Beyaz kardeşler. Füsun Demirel anne, Selahattin baba. Orçun torun. Mantıken aralarında yaş farkları olmalı. Ama yok. Her biri beş aşağı beş yukarı yaşdaş. Seyirci olarak görünen köy kılavuz istemez.

Bu durum: Gerçek dışı görünenin gerçek gibi kabul görmesi.

Neden peki?

Belki senaryonun güzelliğinden, belki yönetmenin iyiliğinden, belki oyuncuların becerisinden, belki harika bir ekip çalışmasından, belki düşünemediğim daha bir çok etkenden dolayı…

Bir zamanlar Hadi Çaman’la Füsun Önal’ın Kelebekler Özgürdür isimli tiyatro oyunu vardı. Her ikisi de göründüklerinden, olduklarından çok daha genç yaşta kişileri canlandırıyorlardı. Ve o oyun bu gerçek dışılığa rağmen senelerce kapalı salon devam etti.

Belki de diyorum, her ne kadar inanması zor da olsa, önemli olan gözün gördüğü değil. O halde film endüstrisi bu tıpa tıp benzer arayışına bir son verse… Kişiyi o kişi yapan, içinden yansıyan kendine özel o madde değil mi? Mutlaka bir benzer kaygısı olacaksa eğer işte o iç maddenin tıpa tıpı olsun.

Not: Yalan Dünya’da ananeyi canlandıran Gönül Ülkü’ye bayılıyorum.

İkinci Not: Tasavvuf müziğine geçmişimiz haberim yok.

Cam Kenarında Oturuyordum ve İçerisi Hınca Hınç Doluydu

Etiketler

, , , , , ,

Zincirlikuyu’da metrobüsten herkesle birlikte indim. Saat 12:05. Öğlen suları. 12:30′da  Beyoğlu’nda bir arkadaşımla buluşacağım. Sözleştik derdim ama sözlenmeyle sözleşme kelimelerinin sinsi yakınlıklarından dolayı ikisine de küsüm. Söz kelimesi içimde ezik karakter tınlaması yapar.

Bu arada perşembe günü kuaförde müthiş hoş anlar geçirdim. Alem dergisindeki şu Tiffany tasarımı bağlılık yüzüğüne bağlandım. O günden beri aklımdan çıkmıyor. Fotoğraf www.jewellryva.com sitesinden. Ayrıca yüzüğün resmini dergideki reklam sayfasından kendim de çektim ve C.İ.’ye mesaj attım.

Akşam oldu, hane halkı geldi. C.İ. de geldi. Gerçi ben o arada günün akışından  yüzük hikayesini aklımdan çıkarıvermişim. Nasıl olur?

Bana resim yollamışsın, cümlesini işitince Alice’in kedisi gibi sırıttım.

Döndüm baktım.

Mesajımı aldın mı? diye sordum, gözlerimi parlatarak.

Gafil yakalanma sonucu anlamsız sarf edilen cümlelerden biri daha.

Telefonu açan kişiye uyuyor musun demekle aynı cinsten. İş işten geçti bir kere. En azından 14 Şubat, doğum günü, evlilik yıl dönümü, yıl başı, aaa anneler günü az kalsın unutuyordum, işte bu türden, mesela kadınlar günü vs gibi anlamsız gelen anmaları hatırlatan bir şeyler söylesem ya… Yüzüğe öyle vuruldum ki kişilik ve davranış değişikliğine bile gidebilirim yani. Öyle işte.

Aklımdan bunlar geçiyor, bir yandan da ikinci edeceği cümleyi heyecanla bekliyorum. Fazla beklemedim şimdi ne yalan söyleyeyim.

Renkli Baskısını mi istiyorsun?, lafı beni bir anda dergi sayfalarından aldı dünyama çekiverdi.

Hani yazmıştım ya perşembe sabahı, Alem, Şamdan gibi dergiler beni hayal dünyasından çıkarır gerçeğe odaklar. İşte bu şekil.

Zincirlikuyu’da metrobüsten indim. Saat 12:05.

Bir zamanlar olsa öndeki Avcılar arabasını yakalamak için bir koşu  tuttururum. Mecidiyeköy’de inip metroya binmek üzere. Son zamanlarda daha kısa, aslında kısa demeye belki bin şehit ister ama insanlarla daha az yakın temasta bulunulan başka bir yol keşfettim. Gişelerden çıktıktan sonra ilk merdivenlere saldırmak yerine biraz ilerleyip yukarıdaki caddenin, Barbaros Bulvarı, karşısına geçen ikinci merdivenlere yöneliyorum. Oradan oklar yardımıyla Gayrettepe metro durağına, ki bu da hemen Astoria’nın önünde, Astoria bir AVM’dir, gidiyorum. En fazla 10 dakikamı alıyor. O da lay lay lom ilerleyip, yolda fotoğraf vs çekersem.

Aklımdan adım adım saat dilimlerini geçirerek metro merdivenlerinden indim, zamanımı iyi ayarladığım için sevindirik oldum, geç kalmayacağım ve Taksim yönüne giden rıhtımın kenarına vardım. Bekledim. Bir önceki araba yeni gitmiş. Gözüm saate takıldı.

12:30.

Bir zamanlar bir çilekli bisküvi reklamına tutulmuştum. Bir yanda güzel bir çilek diğer yanda kocaman bir çekicin altında ezilmiş yatan aynı çilek görseli. Bisküvinin reçeli olmaya hazır. Saati gören ben o diğer yandaki çilektim.

Taş çatlasa 12:15′te rıhtımda bekliyor olmalıydım. Yolda gelirken hiç bir şekilde oyalanmadığıma emindim. Okları takip ederek doğrudan yürüyüp gelmiştim.

Peki o zaman o 15 dakika nereye gitmişti?

Yolda Green Peace’ci, Unicef’ci, Körler Gazatesi’ci, Anketçi vs cinsinden kimse yolumu kesmemişti.

O 15 dakika nerede harcanmıştı?

Metronun saati yanlış. Tabii ya…

Salak!  Kendini  ezik çilek gibi hissedene kadar niye düşünemedin ki …

Yeniden bütün bir çilek oldum. Cebimden cep telefonumu çıkardım ve kendi saatime baktım.

12:31

Artık kesinlikle o ismi lazım değil çilektim.

Ocak ayı Bilim Teknik dergisinde şizofreni üzerine bir dosya vardı. İlgiyle de okumuştum. Ayrıca 16 kişilikli Sybil, bilincimin içinde ve dışında, velhasıl bilançosunda kuruluş demirbaşı olarak yer aldığından o dosyayı yakinen okumamış olsam bile yine aynı yakıştırmayı yapardım.

O 15 dakika boyunca ben kimdim, neredeydim ve ne yapmıştım?

Zihnimin odaklanabilen kısmıyla idare ederek metrobüsten indiğim anda tüm yaptıklarımı adım adım, saniye saniye tekrardan gözden geçirdim. Nafile. Elle tutulurcasına belirgin bir boşluk. Öyle ki kavramların nesnelliği üzerine sayfalar dolusu tez yazabilirim.

Elimi ağzıma kapadım.

Belki de refleks olarak, artık nefes almana gerek yok, ölmüşsün sen, bittin sen gibi düşünceler içindeyim. Ve fakat beynimin bir an oksijensiz kalması küçük de olsa bir bağlantıyı tetikledi.

Metrobüs’ten iner inmez arkadaşa telefon açmıştım. Yaklaştım, geliyorum, 15 dakikaya oradayım anlamında. İki saniyelik. Hemen konuşma kayıtlarını buldum. O an FBI gibi çalışıyorum. Dizilerin faydası. Baktım başlangıç 12: 17 ve 12:19 konuşmanın bitme saati. O halde, 12:05′te perona girmişiz ve fakat ayağımı kaldırıma basmam neredeyse 10 dakika sürmüş.

Olabilir mi?

Eh, olabilir.

Metrobüste iki kapı ortası cam kenarında oturuyordum ve içerisi hınca hınç doluydu.

Ağır Aksak

Etiketler

, , ,

Image

Ağır bir kitap okuyorum bu aralar. O kadar ağır ki… Hazım çayı, kahve, konyak hiç biri fayda etmiyor. Bu sabah biraz pes ettim, zaten gitmiyordu. Kitap yüzünden zihnim ve bedenim öyle ağırlaşmış ki yığıldıkları yerden kaldıramadım bir türlü. Baktım olacak gibi değil, bu ağırlığı biraz da uzun zamandır ihmal ettiğim bloga aktarayım, dedim. Çok ağır bir şeyler yazayım.

Bu sıfatın kendi yakıştırmam olduğu sanılmasın, kitabın üzerinde yazıyor: Ağır Kitaplar / Ayrıntı Yayınları

Michel Foucault – Cinselliğin Tarihi

Uzun zamandır raflarda durup duruyordu. Aradan şöyle bir iki paragraf okuyup hemen yerine yerleştiriyordum. Havalar soğuyunca, evden çıkmak iyice zul olunca arada bir, bir kaç paragraf yerine baştan sona okumak iyi fikir geldi. İyi fikir olmasına iyi de… Dolu kova misali, içini gidere dökmezsem devam edemeyeceğim duruma geldim, bu sabah. Yağmur da yoktu İstanbul’da ama…

Oldukça vahim.

Bir bakıma aslında, bu tür kitapların oldukça faydalı olduğuna kanaat getirdim. Evet çok ağır gidiyor ama yazdırıyor. Bitmek bilmeyen roman projesinde bile dağlar taşlar ilerledim. Bir satır okuyorum, elimdeki deftere 2 sayfa yazıyorum. O bir satır içeri girer girmez öylesine kasırga estiriyor ki, zaten bulanık olan mekanı iyice allak bullak ediyor. Tek çareyi Feng-Shui’de buluyorum. Eski, kullanılmayan ne varsa toparlayıp yazarak boş kağıda doldurup, kapının önüne koyuyorum.

Çok fazla gevezelik etmeyeceğim. Hava koşullarına bağlı olarak son bir kaç gündür fazla kasmadan yaşadığımız için bugün artık belirli bir düzeni korumak adına bir takım girişimlerde bulunmam lazım. Öncelikle kuaföre koşacağım. Akıl bulanıklığına en iyi gelen şey saçlarda şöyle bir renk ya da biçim değiştirmektir. Ayrıca beklerken okunan Alem, Şamdan, vs gibiler bir anda hayal dünyasından çıkarır ve beni gerçeğe odaklar. Göztepe Kıramer’in yıkama koltuklarını düşündükçe şimdiden keyfim yerine geldi. O koltukların bacak kısmı yukarı kalkar ve yatak gibi olur.  Saçlarım, beynim de sıcacık ve emin ellerde. Oh!

Geçen haftalarda çok gezdim, çok film seyrettim. Paylaşmaya vakit olmadı. Hala da yok belki ama şu Balat gezisinde çektiğim fotoğrafı göstermeden duramayacağım.

Image

Bu arada ben yazmazken wordpress biçim değişikliğine gitmiş. Ne nerede pek bulamadım. Yazdıklarımı yayınlamadan önce son hali nedir diye bakabildiğim bir preview düğmesi vardı, ki tıklayınca yan sekmeye açılım yapıyordu. Şimdi bu özelliği düğme kısıtlamasından kurtarmışlar. Bir yanda özgürlüğünü bulması açısından iyi olmuş ancak diğer yanda mekan kısıtlamasına giderek yan sekmede değil yazdığım gönderinin altına her daim bulunabilecek şekilde, bahsettiğim gibi düğme şartından bağımsız, yerleştirmişler. Son hali görebilmek için ekranı bir aşağı bir yukarı kaydırmak zorunda kaldım.

Hayır, oldum olası kişilik olarak dikey yayılmacılardan olmadım. Hayat boyu yatay gelişimi destekledim. Dolayısıyla wordpress’in bu değişikliğini acayip kınıyorum. Neyse… Fazla kilolarımı verirsem eğer, yatay olarak biraz geri toplayacağımdan, bu yeni sisteme belki alışabilirim.

Gönderi pek ağır aksak oldu. Bu sabah bunu yazmamın bir diğer amacı da hayatta olduğumu ve aklımın her zamanki gibi bulanık sularda gezindiğini bildirmekti.

BAŞARDIM.

Not: Başarı elde etmek, aslında, işte bu kadar kolay ve herkes tarafından ulaşılabilir.

Karin Karakaşlı: Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır!

Karin Karakaşlı: Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır!.

1 Ev 1 Günde Nasıl Dağıtılır?

Etiketler

, , , , , , ,

Kendimi bildim bileli Pazar günleri evde geçirilir. Dışarı çıkmaktan hoşlanılmaz. Ayrıca etraf çok kalabalıktır. Çünkü, Cumartesi günleri bile çalışan oldukça kalabalık bir kesim ancak Pazar’ları kendini serbestçe sokağa atabilmektedir. Bu günlerde en fazla mahalledeki ya da 2 mahalle ötedeki sinemaya/tiyatroya gidilir.

Eh biz de öyle yaptık. Ama yine de her Pazar gününün kaçınılmazı olarak evi dağıtmayı başardık. Hem bu sefer oldukça başarılı olmuşuz, giderek kapasitemiz yükseliyor olmalı, sabahtan beri toparlamaya çalışıyorum, daha hala çok şey var ortada. Yukarıdaki komşu elektrik süpürgesini geçeli neredeyse 3 saat oldu. Zaten beni kıl ediyor. 2 günde 1 elektrik süpürgesi geçilir mi? O parkeler eskir. Temizlik başa beladır. Ne kadar temiz olursan o kadar fazla hasta olursun. Bit bile sanıldığı gibi kirli başa değil, temiz başa gelir. Evdeki kedi yatıp gerinmek için üstü tüy dolu minderi değil, temiz çamaşır sepetini tercih eder.

Konudan kaydım yine.

1 gün 24 saat. Pazarları 10 saat uyunur. Gerçi ben erken kalkar, kitabımı okur, kahvemi içerim. Ama dağınıklık yapmam. Dolayısıyla sayılmaz.

1 saat sabah kahvaltısına, 1 saat öğleşam yemeğine (öğle ve akşam arası değişik bir kuşak) harcanır.

4 ya da 5 saat, ya sahilde yürüyüşe çıkılır ya da bir sinemaya gidilir.

3 saat herkes bir köşesine çekilir. Ödevi olan, okuması gelen, televizyonu özleyen vs… uzun bir ihtiyaç molasıdır.

Şimdi geri kalan saatleri hesaplarsak:

24 – (10+2+4+3+) = 5 saat.

İşin ASLI, 1 Ev 1Günde değil 5 saat içerisinde nasıl dağıtılır?, DIR.

1- 8 saat uyumaya alışan bünye Pazar sabahları 10 saat uyku ile daha canlı olacağına daha lapalaşır. Alışkın olmayan mide, acıkarak sinyal vermeye karar verir. Yatakta sürünme süreci başlamıştır. Guruldamalara dayanamayarak, kahvaltı arayışı içinde kalkılmaya çalışılır, 2 saatlik fazla uyku sonucu aç kalan vücudun kan şekeri düştüğünden yataktan dışarı ancak yorganla birlikte hareket edilmektedir.

2- Kahvaltı beklenirken kanepeye yatılır. Terlikler, çıkarılma zahmetine girilmediğinden kanepenin üzerinden aşarak geriye düşer ve orada kalır. Nasıl olsa evde kişi başına 7′şer çift terlik daha vardır.

3- Kahvaltıya yorganla oturulur. Ayaklar tüneme şeklinde iskemle üzerine toplanır. Yenecek malzemelerin yanı sıra kitap, dergi, gazete okunur, bazen netbook’ta film, dizi, vs seyredilir.

4- Midenin ihtiyaçları yavaş yavaş giderilir, entellektüel ihtiyaçlar halen devam etmektedir. Dolayısıyla eldeki kitap, film, gazete ne varsa birlikte tekrar kanepeye/lere geçilir. Fakat kan şekeri yükseldiğinden artık yorgana ihtiyaç yoktur. Hemen oracıkta masanın dibine yere bırakılır.

5- Sofranın toparlanmasına gerek yoktur. Pazar günü kasma günü değil, tatil günüdür. Hem belki arada atıştırmak istenebilir. Dolayısıyla masa toplanmaz, orada kalır.

6- Entellektüel ihtiyaçlar ile 3 saatlik serbest zaman arasındaki sınırlar iyice kaynamıştır. Kimin ne zaman hangi etkinliğe geçtiği fark edilmez. Yeni bir etkinliğe geçildiğinde, eski etkinlik malzemeleri oldukları yerde bırakılır. Pazar günü kasmaya gerek yoktur.

7- Midenin ihtiyaçları tamamıyla giderilmiştir. Entellektüel ihtiyaçların giderilmesi de oldukça ilerlemiştir. Dolayısıyla ruhun gıdasına geçilmesi gerekir. Müzik ihtiyacı baş gösterir. 600 kadar CD’nin en az yarısı sehpanın üzerine yayılır. Kutularından çıkarılır, önü arkası çevrilir, kapak okunur, arka kapak okunur, varsa şarkı sözlerine bakılır, bir türlü seçim yapılamaz. Bir kaç tanesi daha açılır. Açılanlar her an CD player’a konmak üzere hazır olması açısından o şekilde sehpanın üzerinde diğer uçta beklemeye alınır. En nihayetinde bir tane seçilir. Diğerleri, ne olmaz ne olmaz şeklinde, istepne olarak sehpa üzerinde kalır. Nasıl olsa pazar günleri akşama kadar müzik dinlenecektir. CD kutularını aç kapa, koy, kaldır kasmaya gerek yoktur.

8- Arada bir kalkılıp pencereden civardaki ilerleyen inşaatlara bakılır. Geçen pazardan bu yana hangisinde kaç kat çıkılmış birer birer sayılır. İlerleme, sağlamlık, manzara ve bahçe kullanımlarına göre hangisinden ev alınacağı tartışılır. Mutabakata varılamaz, konunun bir sonraki Pazar gününe kadar ertelenmesine oy birliğiyle karar verilir.

9- Yavaş yavaş dışarıya çıkma zamanı gelmektedir. Sinemaya gidilmesi icap eder. Fakat kahvaltıdan sonra çok vakit geçirilmiştir. Herkesin bir anda hazır olması gerekir. Ve evde tek banyo vardır. Dolayısıyla herkes çabucak girip çıkacak ve normalde banyoda yapılması tasarlanan işler, malzemeler dışarı odalara ve/veya salona taşınarak hızla yapılacaktır. Bu malzemelerin arasına, saç kurutma ve çeşitli şekillendirme malzemeleri, diş macunu, diş fırçası, lens takım taklavatları, traş levazımatları, törpü, cımbız, vs… dahildir. Tüm bunlar geri dönüşsüz bir şekilde yerlerinden edilmiş malzemeler olarak dağınıklığa katma değer hibe eden kalemlerdir.

10- Tam evden çıkacakken, karınların yeniden acıktığı fark edilir. Masanın üzeri sabahki kahvaltı malzemeleriyle doludur. Peynirler kurumuş, tereyağ erimiş, çay/kahve soğumuş, ekmek galeta kıvamına gelmiştir. Canlar sıcak ve sulu yemek çekmektedir. Ancak hazırlayacak vakit yoktur. Dolapta ne varsa onun yenmesine karar verilir. Masanın üzerindekilerin bir kısmı hızlıca toparlanarak mutfak tezgahının üzerine yayılır. Hepsini toplamaya gerek kalmamıştır, çünkü masada oturarak yemek yiyecek zaman olmadığı tesbit edilmiştir. Kahvaltıdan gelenleri makineye yerleştirmeye gerek yoktur. Pazar günleri kasmamalıdır. Zaten makinede geçen akşamdan kalan temiz bulaşıklar vardır.

11- Acele buzdolabına yönelinir. Bir gün evvelden kalan bir şey yoktur. Hayret edilir. Ancak sıcak sandviç yapılabilir ve hatta yemek için vakit kalmamıştır. Sarılarak yana alınacaktır.

12- Biraz önce mutfak tezgahına yayılmış kahvaltı bulaşığı, 1 kolun dış tarafı ile lavabonun içerisine süprülür. Tezgah sandviç ekmeklerinin ve sarf malzemelerin kullanımına açıktır. Zaman hızla azalmaktadır. Sandviçler kuru olmasın kaygısıyla domates ve salatalık hızla soyulur, doğranır. Kabukları toplayacak vakit olmadığından tezgahın üzerinde öylece bırakılır. Pazar olduğundan kasmak gerekmez.

13- Tava çıkarılır. Sıcak sandviç olduğu için ya sosis, salam ya da peynir, omlet, vs türünden bir şeyler kızartılacaktır. En büyük tava en alttadır. Aceleden üsttekiler alınmadan, alttan gerekli olanın hızla çekilmesi yoluyla tüm tavalar dolap içine devrilerek en büyük tava alınır. Yıkılan tavalar, yan tarafta dizili duran tencere kulesini de sallamaya başlamıştır. Onun da yıkılacağı anlaşıldığından aceleyle dolap kapısı kapanır ve devrilenlerin sadece dolabın içinde kalması sağlanır.

14- Sandviçler, sarılmalıdır. İçerideki peçetelikten 1 tomar peçete çekilip getirilir. Çok fazladır ama saymaya vakit yoktur. İhtiyaç kullanılır, gerisi olduğu yerde bırakılır. Keza her sandviç için torba gerekir. Çekmecedeki torba kutusunun içinden birer birer çekmek vakit alacağından tomarla çekilir ve geri kalan kutuya sıkıştırılmaya çalışılır. Sıkıştırılamaz ve fakat kutu çoktan çekmeceye konmuş ve çekmece kapatılmak istenmektedir. Ancak kutudan taşan torbalar çekmecenin kapanmasını engeller. Çabalara rağmen kapatılamayan mutfak çekmecesi sinirle açık bırakılır. Neyseki sandviçler artık hazırdır.

15- Kapıdan çıkmak üzereyken sandviçlerin üzerine atıştırmak üzere tatlının olmadığı gözlemlenir. Tekrar mutfağa dönülür. Hızla şekerli mısır patlatılır. Mısır patlağı olmadan film seyretmek düşünülemez.

16- Acele işe şeytan karışır derler. Tencereye cin mısırlar konur. Yukarı dolaptan yağ şişesi ve şeker birlikte alınacakken bir hafta biri diğer hafta ötekisi olmak üzere, altta sandviçlerden dolayı açık kalan çekmecenin içine, kutusuna giremeyen torbaların ve baharat yedeklerinin üzerine devrilir. Temizlemeye vakit yoktur. Öylece bırakılır. Mısır patlatılırken heyecandan kapak zırt pırt açılır ve mısırlar dışarı fırlar. Panik halinde kapak tekrar kapatılır. Erken açılmaması temkinleri verilir. O arada tencereyi sallamak unutulmuştur. Cin mısırların altta kalanları hafif yanar. Karamel tüm aile fertlerince sevildiğinden pek bir zararı yoktur. Yalnız tencerenin temizlenmesi açısından bilahere zorluk baş gösterecektir. Yine aceleden tencereye su doldurmak kimsenin aklına gelmez.

17- Vestiyer, fazla yer olmadığından hınca hınç doludur. Kimin ne giyeceği belli olmaz. Aralarından seçmek meşakkatli iştir. Tüm vestiyer dışarı dökülür, herkes aradığını çeker alır. Aynı işlem ayakkabılar, bere, atkı, eldiven, vs gibi aksesuarlar için de tekrarlanır. Çünkü herkesin 1 değil mutlaka 3′ün katları şeklinde eşyası vardır. Geriye kalanlar, yerde beklemeye bırakılır. Kapıdan çıkılır.

18- Bir grup yürümek, bir grup arabayla gitmek istemektedir. Aslında yürümek daha iyidir ama bilet kalmaz korkusu yüzünden süreci çabuklaştırmak için arabayla gitmek söz konusu olmuştur. En ön sıralardan seyretmeyi kimse istemez. Bir kişi kendini feda eder ve arabayla hareket eder. Diğer ikisi hızlı bir şekilde yürüyerek temiz havadan istifade eder.

19- Gişelerin önüne gelindiğinde seans başlamak üzeredir. Herkes salonlara girmiştir. Ve fakat biletleri almaya gelen ortada yoktur. Telefon edilir. Ulaşılamaz. Sağa sola bakılır. Görülemez. Yine de biletlerin alınmış olduğundan emin bir şekilde filmin oynadığı salona doğru ilerlerken telefon çalar. Sinemaya ulaşılmıştır, ancak park yeri olmadığından otoparkta dönüp durulmaktadır. Yürüyen grup panik halinde gişeye bilet almaya koşar. Film başlamıştır. Neyse ki başta reklamlar vardır. En ön iki sıradan başka yer yoktur. Mecburen kötünün iyisi şeklinde ikinci sıranın ortasından 3 kişilik bilet alınır. Salona doğru seyirtirken, biletleri önceden almak üzere arabayla gelerek kendini feda eden kişi yürüyen merdivenlerin üzerinde kan ter içinde belirir. Hep birlikte salondan içeriye girilerek, oturulur. Film seyredilir.

20- Film çıkışı, gözler şaşı, otoparka inilir. Aceleden arabanın hangi katta bırakıldığına dikkat edilmemiştir. 3 kat da sıkı sıkı arandıktan sonra en son katın bir köşesinde tek başına mağrur beklerken bulunur. O vakte kadar herkes arabasını alıp çekip gitmiştir.

21- Evden içeri girildiğinde kapının önünde palto, ayakkabı, atkı yığınıyla karşılaşılır. Çok şaşılır. Ama bugün Pazar günüdür kasmaya gerek yoktur. Üstlerden çıkanlar da o yığının üzerine atılır. Yığın ayaklar yardımıyla kenara itilir ve salona geçilir.

22- Sandviç ve karamelli mısırlara rağmen karınlar yine acıkmıştır. Ancak kimse mutfağa girmek istememektedir. Masanın üzeri de halen yarı doludur. Bir kenarında ev ödevi malzemeleri ve iki netbook (biri internetten araştırma, diğeri dizi izlemek için) yayılmıştır.

23- Mutfak balkonunda duran mandalina, portakal, elma cinsinden ne varsa ve büfeden de kuru yemiş cinsinden ne varsa getirilip bu sefer sehpanın üzerine yayılır. Tabii önce sehpanın üzerinde 300 kadar, kutusu açık içi dışına çıkmış CD aceleyle bir naylon torbaya doldurularak kenara konur, hemen yerleştirmeye gerek yoktur. Pazar günü kasılmamalıdır. Hem belki gecenin ilerleyen saatlerinde yeniden müzik dinlemek istenebilir. Tam oturacakken proteini eksik olmasın düşüncesiyle yoğurt, süt ne varsa getirilir. Yine tam oturacakken içeceklerin eksik olduğu kanısına varılır. Ancak kimsede hal kalmamıştır. Pazar günü fazla kasmaya gerek yoktur. 1 sürahi su ile idare edilir. Sehpadakiler, tabaklara, kaselere, bardaklara bölüştürülür. Hazır hız alınmışken DVD’ye bir film daha konur ve bu sefer gözler şaşı olmadan rahat rahat kanepelerde uzanarak, yiyerek ve içerek seyredilir.

24- Uykusu gelen toz olur yatar. Gecenin bir saatinde hane halkının üzerinde tüyler uçuşurken, aslında kediler uyurken olacaktı, her şey olduğu yerinde Pazartesi sabahını beklemektedir. Pazar günleri kasmaya gerek yoktur.

Not: Nasıl olur da işe gitmeyen bir bilir kişi Pazartesi Sendromundan yakınır? İşte öyküsü budur.

Süt’e Yumurta’ya ve Bal’a Bulandım

Etiketler

, , , , ,

Gençlik rekorlarımdan birini kırmaya yeltendim dün. Biraz geç davranmışım. 4,5 filmde kaldım.

Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi uzun zamandır medyatekte yüzüne bakılmadan durup dururdu. Okunmamış kitaplar ve bitmemiş yazı taslaklarından sonra seyredilmemiş filmler arşivine de mi sahip olacaktım?

Öğleden sonraydı. Bir yerlerden bir şeyler dürttü.  Yemek üstüne 1 bardak süt içtim. Belki de o çağrışım yaptı. Belki de okumakta olduğum kitapta geçen başka bir kelime. Öylesine ani oldu bu kararı almak.

Düzene, sıraya, numaralara, küçükten büyüye gitmeye oldum olası bir tutkum vardır. Dolayısıyla bu üçlemeyi sırasıyla seyretmek önemliydi. Hatta alırken dükkancıyla bir tartışmaya bile girmiştik.

Önce Bal’ı seyredeceksin.

Olur mu ya… O en son çıkan film.

Evet, ama Yusuf o filmde 5 yaşında. Diğerlerinde daha büyük.

Sen de haklısın ama çevrilme sırasıyla gitmek daha uygun değil mi? Hani oldu da üçlemede bir sır söz konusu oldu ve bu yavaş yavaş filmden filme açıldı diyelim… En son filmi ilk seyredersem, daha ilk baştan her şeyi keşfetmiş olmaz mıyım?

Bak hiç o yönlü düşünmemiştim. Yine de ben olsam çocukluğundan başlardım.

Birbirimizi ikna edememiş olmanın mağlubiyetiyle ben kasaya yöneldim, o da başka müşterilere doğru yelken açtı. Yani bir zamanlar. DVD’leri elde edinme zamanında.

Dün Bal’ın en son film olduğunu biliyordum. Nedense, Yumurta ile Süt arasında çelişki yaşamadan doğrudan Süt’ü koydum.

Seyrettim. Bitti.

Harry Potter ya da Elm Sokağı katili serisi gibi içimde bir devam hissi moduyla (tomurcuk anlamında) kaldım.

Acilen Yumurta’yı koydum.

İlk dakikalardan itibaren anladım ki… Asıl Yumurta birinci olanmış. Süt değil. O an başımdan aşağı kaynar Süt döküldü sanki. Elimden gelse zamanı geri alacağım. Ve bunu daha önce bu kadar istememiştim. Takık olma durumu bu olsa gerek.

Hop. DVD’yi durduruverdim. Ne yapacağımı düşünüyorum.

Dünya karardı. Zaten hava yağmurlu. İçime bir kasvet çöktü. Benzim soldu. Neş’em gitti. Geri dönüşü olmayan korkunç bir şey başıma geldi.

Uf. Puf. Sıkıntı.

Aklıma hiç bir şey gelmiyor.

Çözümü yok bunun.

5 dakika durduktan sonra, o anda yapılacak tek şeyin Yumurta’ya devam etmek olduğunu kabul ettim. Zaten ilk film. Gerisini sonra düşünürüm, dedim, olmazsa Süt’ü bir daha seyrederim.

Yumurta’dan sonra Yusuf’un öyküsüne iyice odaklandığımdan olsa gerek, şu kadim takıklık konusunun üzerinde  çok fazla durmadan, doğrudan Bal’a geçtim. Bal’da bittikten sonra, oh rahatladım.

Bu üçleme bende tarifi yarı-imkansız bir takım duygu ve düşüncelere kapı açtı.

Yusuf’un öyküsünü çok beğendim.

Yusuf’un öyküsü oldukça durgun anlatılmış. Biraz abartırsak müzikli slayt şov bile diyebiliriz.

Peki öyleyse neden beğendim? Sessiz Sinema favorilerim arasında değildir.

Sonra aklıma 602.gece isimli blogunda Murat Gülsoy’un Bal üzerine yazdıklarını okumak geldi.

Bal: Sanatçının Kadim Dildeki Tarifi

O zamanlar filmi seyretmediğim için okumamıştım. Yazıdan sonra beğenim bir kat daha arttı. Ancak hala daha neden beğenmiş olduğumu bir türlü açıklayamıyorum. Yusuf öyküsündeki gizli saklı tarihsel, dinsel, mitsel simgelerin hiç birisini açık seçik keşfetmiş değildim. Hani Yusuf’un peygamber adı olduğunu bile düşünmedim desem… Peki o zaman ne oldu da beğendim?

Sadece görsellik mi?

Görsel/Yüzeysel olduğumun farkındayım. Yine de öykünün sonlanmasını merakla beklediğimi de biliyorum.

O halde neydi gerçekten beni bu filmlere bağlayan?

Belki de bu soruyu çözdüğüm zaman, yazı konusunda da bir adım daha ilerlemiş olacağım.

Sonrasında Barton Fink’i seyretmeye başladım. 90 yıllarda Fransa’da seyretmiştim. Eminim. Coen Kardeşlerin tek bir filmini bile kaçırmadım. Nedense hafızamda John Turturro’nun yüzünden başka hiç bir kırıntı parçası kalmamış.

Filmin yarılarına doğru hane halkı eve geldiğinden, Barton Fink’i bırakıp başka bir filmi hep birlikte baştan sona seyretmeye karar verdik. Yani şimdi Barton Fink’in devamını ben pazartesi ya da çarşamba izleyebileceğim. Salı günü arkadaş buluşması var.

Kitabını okuduktan sonraya sakladığım bir filmdi:

The HelpTers sırada oldu ama pişman değilim. Yusuf Üçlemesi’nde yaptığım sıralama karışıklığının 1000 de 1′i kadar bile etkilenmedim.

Bazen hayatımın akışı çok garip şekiller alıyor. Bu ben olamam diyesim geliyor.

Parça Parça Yaşam

Etiketler

, , , , , ,

Fotoğraf: Çekirdek

Her şeye yetişebilen insanlara gerçekten çok özeniyorum. Gündemi takip eden, her yeni filmi gören, her yeni kitap hakkında bir fikri olan, artık ne derecede okuduklarını bilemiyorum tabii, her yeni şarkıyı, diziyi, yarışma programını, sohbet programını derinden deşen, İstanbul’u ve dünyanın başka şehirlerini sokak sokak bilen, bunların arasında günlük sporunu, kişisel bakımını hiç atlamayan, üstüne üstlük çalışan, çoluk çocuk yetiştiren, ek işlere koşan, iki arada bir derede doktora tezini yazan… daha sayayım mı?

Gerçekten böyleleri var ve aklım sırrım ermiyor bu kişilere.

Nasıl yetişirler?

Zaman onlar için farklı mı akar?

Tamam, tembel olduğum başından beri belli. Hiç inkar etmedim.

Yine de karınca kararınca kendi çapımda bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

Nereden tutsam diğer bir uç elimden kayıp gidiyor.

Üç sabahtır yazıyorum diye, yürüyüşler heba oldu. Evde yemek kalmadı. Alışveriş zul haline geldi. Verilen kilolar alındı. Başlanan kitaplar yarıda kaldı.

Bu kadar sitem yeter. Bir şekilde çözüm bulacağım.

Acaba şu blog’un mottosunu, Çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekliyorum, değiştirsem her şey düzelir mi?

Bilmem ki…

Evrenin beni duyduğuna inancımı keseli çok oldu.

Aslında Kriko’yu dinlemenin belki de tam zamanı. Kaynanalık yapmasam da acaba söylediklerine canı gönülden bir kulak mı versem!

Kriko ortaya çıkana kadar biz oğlumla, Kirko, geçinip gidiyorduk. Yataktan kalkar, salondaki kanepeye yatardık. Bol film seyreder, kitap okurduk. Çalışmayı sevmezdik açıkcası.

Hani başlarda Kriko gelin gelince bir an sevinmiştim, o bize bakar böylece biz de tembelliğimizi iyice sağlamlaştırabiliriz diye…

Ve fakat, lanet gelin hamarat çıktı. Kendi çalışması yetmiyormuş gibi Kirko’yu da ayarttı.

Eh, ayartsın sana ne diyeceksiniz?

Olmuyor işte, yalnız kaldım.

Bunca sene bağrıma bastığım oğlumu aldı gitti gudubet olacası…

Bari iyice kopup gitseler, gözden ırak gönülden de ırak diyeceğim ama içime yerleşmişler bir kere…

Hele torunlar dur durak bilmeden kıpraşıp dururlar. Böyle olunca da onları susturmaya çalışmaktan hiç bir şeye vakit kalmıyor.

Sevgili Günlük. Derdime Bir Çare.

Evlattan da vazgeçecek durumlara geldim. Kirko’yu söküp atacağım içimden. Ancak diğerlerinin daha beter yapışmış olduğuna ve kolay kolay gitmeyeceklerine inancım büyük. Tabii, istediği yaygarayı koparıyor Kriko. Gider mi? Ekmek elden su gölden. Onların ekmeği benim kanım, suları canım. Semirdikçe semiriyorlar.

Bu sabah işte böyle bir mod’dayım. Bu kelimeyi biçim, tarz, keyif ve/veya keyifsizlik anlamında kullansam da biraz önce “tdk sözlüğüne bak” nidaları yükseldi içimden. Bakmakla ne iyi etmişim şimdi açıklayacağım.

Türkçe içinde yabancı kaynaklı kelime kullanmaktan acayip hoşlanırım. Severim. Sonra da o Türkçe’mizi koruyan, bozulmasına acayip sinirlenen bir grup insana bir yandan hak verir, bir yandan da kızar, at gözlüklerini takındıklarına kanaat getirir ve maalesef öfkelerine hedef olmaktan korkarım. Acayip yurdumun insanı çelişkilerindeyim anlaşılacağı… Yine de bazı yerleşik yabancı kaynaklı kelimelerimden vazgeçemem. Mod’da bunlardan bir tanesi. Biraz önceki tdk büyük sözlük araştırmalarımda şu karşılığı buldum.

“Tomurcuk”

Nasıl da uydu duruma.

İçeride bir yerlerde tomurcuklanan fikir, düşünce, vs kırıntılarıydı bu mod. Tabii ya! Ve bu kırıntılar, o andaki tarzımı, üslubumu oluşturuyordu. Yani kelime yabancı ya da ulusal aynı kapıya çıkıyor. Oh içim rahat.

Bir de şunu keşfettim: insan isterse her şeye bir kılıf uydurur. Yeter ki istesin.

Kıssadan hisse: Her hangi bir nesne, fikir, kavram, kişi, canlı, cansız değerlendirmesi yaparken kılıfı ve özü şeklinde ikiye ayırmalı. Meşakkatli bir iş gerçi. Çoğunlukla kılıf ve öz bir birine kaynamıştır. Ama yine de…

İki gün önce postacı 3 kart daha getirdi. Darası birilerinin başına.

Biri Tesettürde Moda mı Dedi :) . Zarif ve eflatun kurdeleyle bağlanmış mor el yapımı bir kart. İçindeki mesaj karttan da güzel.

Yollarımın Başlangıcı. O çok sevdiğim kuzey kasabalarından biri daha. Arka fonda neredeyse kuzey ışıkları görülecek. Umut var.

Hayattan İzler. Tüm düşlerimin gerçek olmasını isteyen sevimli bir ayıcık. Her yeni yıl, yeniden doğuşu simgelemez mi?

Not: Yazının, fotoğrafın ve başlığın birbirleriyle ilişkisi yoktur. Boşuna aranmasın. Bu yap-boz daha başından bozuk çıkmıştır.

5/101 Kitap: Bülbülü Öldürmek

Etiketler

, , , , , , ,

Madem ki Solgun Ateş’le işimi bitirdim, listenin beşinci kitabını ilan etmek farz oldu. Bu sefer eski edinimlerime baş vurmak yerine son kitap fuarında bulup almış olduğum Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek kitabında karar kıldım. Her zamankinin aksine bu kararı almak zor olmadı. Hatta şu yeni karar sarkacına bile başvurmadım. İlerleme var diyeceğim ama aslında değil.

Şu sarkacı tavsiye ederim. Kişilik tespitinde bire bir. Hani bana hep Ask a Friend. Bir arkadaşa danış çıkıyordu ya, işin aslı Bülbül kitabını da bana blog arkadaşlarım çok önceden yarı kapalı yarı açık bir şekilde belirtmişlerdi.

101 Kitap listesini günlüğe ilk koyduğumda Leylak Dalı başta olmak üzere bir çok dost, yorum ya da mail adresime doğrudan cevap yollayarak bu kitabın harika olduğunu ve bir an evvel okunması gerektiğini söylemişti. Anlaşılacağı bir arkadaşa danış kehaneti yine gerçekleşmiş oldu.

Bülbülü Öldürmek’i bu sene Tüyap’tan aldım ama ideefixe’te şimdiden “tükendi” etiketini yapıştırmışlar. Ancak Oda Yayınları’nın baskısı hala mevcut. Şimdiye dek benim gibi okumamış olanlar, umutlar yıkılmasın dedim.

Kitabın adı: Bülbülü Öldürmek / To Kill a Mockingbird

Yazarı: Harper Lee

Çevirmen: Gülhan Taşlı

Baskı: 5. Basım/ Temmuz 2011

Yayınevi: Altın Kitaplar

Parantez içinde Harper Lee bir kadınmış arkadaşlar. Ben erkek zannediyordum. Nedense? İşte fotoğrafı: bbc.co.uk sitesinden alınmıştır.

Kitabın ilk basım yılı: 1960

Lee 1961 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmış. Kitabın filmi ise 1962 yılında Altın Küre ve 3 Oscar’a layık görülmüş. Truman Capote ile çocukluk ve mahalle arkadaşı olan Lee, bu kitabındaki bir karakteri, Dill, ondan esinlenmiş. Capote’nin Soğukkanlılıkla romanı için araştırma asistanlığı yaparak arkadaşına yardımlarda bulunmuş. Hatta bu öykü Capote ve Infamious isimli filmlerde anlatılmış. Capote’de (2005), Lee’yi Catherine Keener, Infamious’ta (2006) ise Sandra Bullock canlandırmış. Her iki filmi de görmedim. Yuh bana diyorum. Bir de Bullock’u sever geçinirim. Sesine ve tonlamasına hayranım.

Sayfa sayısı: 319

Arka kapak tanıtımı:

Kütüphaneciler tarafından yüzyılın en iyi romanı seçildi. – Library Journal

“İstediğiniz kadar şakrak kuşu vurabilirsiniz ama bülbülü öldürmek günahtır, bunu asla unutmayın.”

1930′lar Amerika’sı. Güney Eyaletlerinden birinde bir zenci, beyaz bir kızın ırzına geçmekle suçlanır. Tecavüz suçunun cezasının idam olduğu bu eyalette, suçlanan delikanlı tümü beyazlardan oluşan bir jürinin karşısına çıkarılacaktır. Ve bu eyalette şimdiye kadar hiç bir jüri bir beyazla bir siyahın karşı karşıya geldiği herhangi bir davada siyahlardan yana karar vermemiştir.

Ön yargılar, şiddet ve riyakarlıkla beslenen Güneyli erişkinlerin ırk ve sınıf ayrımı konusundaki mantıksız yaklaşımlarını Scout adındaki küçük bir kız çocuğunun ağzından keyifli bir dille bize aktaran roman, aynı zamanda insanların vicdansızlığına tek başına karşı koyan bir adamın mücadelesini de anlatıyor.

Kırktan fazla dile çevrilip tüm dünyada otuz milyondan fazla satan roman, 1961 yılında Pulitzer’i, Gregory Peck’in Avukat Atticus Finch rolüyle ölümsüzleştirdiği filmiyle de 1962 yılında Altın Küre’yi ve 3 Oscar ödülünü kazanmıştır.

“Bir edebiyat fenomeni…” – Vogue

“Zekice kurgulanmış sıra dışı bir roman…” – Time

“Böylesine mükemmel bir roman kolay kolay yazılmaz. Bir solukta okuyacaksınız…” – Chicago Tribune

İlk paragraf:

Ağabeyim Jem on üç yaşındayken, kolu dirseğinden çok kötü kırılmıştı. İyileşip de bir daha asla futbol oynayamayacağı korkusu yatıştıktan sonra sakatlığını neredeyse unuttu. Sol kolu, sağından bir parça kısa kalmıştı. Ayaktayken ya da otururken, elinin ayası bedeniyle dik bir açı yapacak biçimde ayrık dururdu. Ama o top oynayabildiği sürece bunlara hiç aldırış etmezdi.

İlk paragraftan başka, kitabın abaşında yer alın bir alıntı ve Lee’nin kendisinin yazdığı önsöz de kayda değer:

“Sanırım avukatlar da bir zamanlar çocuktu…”

Önsöz:

Bülbülü Öldürmek’te giriş bölümü yok çok şükür. Bir okur olarak giriş bölümlerinden nefret ederim. Bana göre, önsözler ancak, yazarın ölümünden ve eserin yayımlanmasından çok uzun yıllar sonra yeniden basılan romanlara yakışır. Her ne kadar bülbülü Öldürmek yazılalı çok zaman geçmiş olsa da, 51 yıldır baskısı hiç tükenmedi ve geçen yıllar içinde çok sessiz kalmış olsam bile, ben de henüz hayattayım. Önsözler kitaptan zevk almayı engeller, beklentinin heyecanını öldürür, insanı hayal kırıklığına uğratır. Önsözlerin tek iyi yanı, bazı durumlarda romanın yaratacağı şoku ertelemesidir. Bülbülü Öldürmek anlatması gereken şeyleri hala tek başına anlatıyor; yıllardır herhangi bir başlangıca ihyiyaç duymadan yaşamayı da başardı.

Harper Lee.

Not: Anlatması gereken şeyleri HALA tek başına anlatması iyi bir şey mi yoksa kötü mü karar veremedim. Okuduktan sonra umarım. Olmadı karar sarkacına danışırım. O beni benden daha iyi tanıyor gibi, şimdilik…

Yazar Üzerine:

Harper Lee, 1926 yılında Monroeville, Alabama’da doğdu. Huntingdon Koleji ve Alabama Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Bir kaç kısa öykü yazdıktan sonra ilk ve tek romanı olan Bülbülü Öldürmek’i kaleme aldı.

4/101 – Solgun Ateş Hakkında

Etiketler

, , , , , , ,

101 Kitap Projesiyle uzun süre ilgilenemedim ama bir o kadar da unutmadım. Solgun Ateş’te takılıp kalmamın sebebi neyi nasıl yazacağımı bilememekten ötürüydü.

Ne yapacağımı bilmiyorsam hiç bir şey yapmam.

İşte bu tarz en kıl olduğum özelliklerimden biridir. Neyse, bu sabah yeterince beklediğime ve artık iyi ya da kötü başka 101 kitaplarına doğru ilerlemenin vakti geldiğine inanarak bu kitap hakkında bir şeyler düşünmeye başladım.

Okuduğum her bir kitap üzerine yazarken, kitabın içinde taşıdığı sırları, oyunları, şaşırtmacaları açığa çıkarmamaya oldukça özen gösteriyorum. Hatta, kitaplar hakkında eski yazılarımı okuduğum zaman bazı şeylerin üzerinden öyle üstü kapalı geçtiğimi fark ediyorum, ki zaman aşımına uğramış hafızamla kendim bile açamıyorum konuyu, kitabı hiç okumamış okuyucu ne eylesin bu durumda? Yine de böyle, pek fazla açık vermeden, genel konuşmaya devam diyorum. Gerçi yazar ustaysa eğer, kelimeleriyle beni öylesine büyüler ki, olay örgüsünü başkalarından bin kere bile duymuş olsam  yine de ilk defa okuyormuş gibi heyecana kapılırım.

Solgun Ateş’e geliyorum; bu kitap bir baş yapıt. Ülkemizde neden pek fazla ilgi görmediğini de anlamış değilim. Bulabilmek için çaba gösterdim. En sonunda Beyoğlu’ndaki Mefisto, bir arkadaşım ve bana ısmarlama bulup getirdi.

Kitap üzerine ön yazıda daha fazla detay var. Solgun Ateş.

Daha önce de bir çok okuma katmanlı kitap okudum ama hiç biri bu kadar fazla katmanlı gelmemişti bana. En yalın katman şunu anlatıyor: Charles Kinbote ölen şair arkadaşı John Francis Shade’in son eserini yorumlayarak bastırır. İşte elimizde bulunan bu kitap da o kitaptır. Diğer katmanlardan burada bahsetmeyeceğim ancak biline ki satırlar ilerledikçe inanılmaz keşifler ortaya çıkıyor.

İlk bakışta, Sanat ve Eleştiri üzerine düşüncelerin akıtıldığı bir roman gibi görünmesine rağmen bana kalırsa Nabokov, daha çok gerçek nedir?, nereden gelir?, kim söyler?, kaç çeşit gerçek vardır?, sahte gerçek, gizli gerçek ve aldanma ile olan ilişkileri ne düzeydedir?, gerçeğin gerçek olduğu nasıl kanıtlanır?, gerçek ne kadar inandırıcıdır, görünen gerçek, vs üzerine sorgulamalarda bulunmuş. Ve bunu da öyle güzel yapmış ki polisiye roman gibi okudum desem yeridir.

İnternette dolanırken forumların bir tanesinde “Nabokov is a Jerk” yazılı bir mesaja rastladım. Gülümsemeden edemedim. Ben de aynı fikirdeyim ama nüans farkıyla. Daha sevimli, hani belki ‘edebiyat fırlaması’ tabir edilebilecek cinsten bir Jerk bu.

… o gece, (bir bakirenin kızlığını yoklayan yaşlı acımasız bir çobanın parmaklarını anımsatırcasına) kaderin parmaklarının, kendisini yokladığını hissetmişti;…

Bu arada Nabokov zaman zaman Kader ve Alın yazısı denileni de oldukça sorguluyor. Ama dediğim gibi beni en çok ilgilendiren gerçeklik üzerine yaptığı oyunlar oldu. Bu katmanda kaldım ben.

Kıssadan hisse, korkarak yaklaştığım bir kitap olmasına rağmen, dış görünüşü berbat, saman kağıt, özensiz baskı, küçük yazılar, vs…, okuduğuma pişman değilim. Hatta beğeni sıralamasında Fransız Teğmenin kadını ile başa baş geldiğini söyleyebilirim. Hangisini üste yerleştireceğimi bilemiyorum.

Bu arada kitabın çevirmeninden bahsetmesem olmayacak. Dip notlarıyla bana Yekta Kopan’ın Karbon Kopya’sının ilk öyküsü “Çevirenin Notu’ndaki çevireni aklıma getirdi, ki en favori öykülerimden biridir. İlk okuduğumda yok olmaz böyle bir şey demiştim. Solgun Ateş’in çevirmeniyle böyle bir kişiliğin var olduğunu şaşkın gözlerle izledim. O kadar ki, birazdan paylaşacağım bir kaç tanesini, önce inanamadım ve Nabokov’un bir oyunu zannederek Solgun Ateş’in ingilizce baskısını buldum, kontrol ettim. Çeviren Notu falan yok. Tamamıyla Türkçe boyutu bu. İşte bir katman daha. Belki ileride başka bir çevirisi yapılabilir, aman kaçırmayın bu baskıyı alın, okuyun, her evde bulunsun derim. Tabii belirtmeme gerek yok belki ama yine de sağlama alayım ben durumu; Yekta Kopan “Çevirenin Notu” öyküsünde çeviri sanatının doruk noktasına ulaşmış. Tavsiye ederim.

İlk olarak 37. sayfadaki dip not ilgimi çekti, özellikle de son satırı:

“Sultan” yerine aslında “hayran olunmaya değer” demek, sözcük anlamına daha uygun olurdu; çünkü İngilizce metinde bu sözcük, “Admirable”‘dır. Ama özel isim gibi büyük harfle başlatılmıştır. Açıklamalar bölümünde Charles Kinbote, bu sözcükle “Admiral” (Amiral) sözcüğü arasında ilişki bulunduğunu belirtiyor; ben de, ona güvenerek “Admirable-Admiral” çiftinin anlamlarını “Sultan” sözcüğüyle karşıladım. Sanmam ki Kinbote, bir çok kez yaptığı gibi bu kez de yalan söylemiş olsun! – Çev.”

39. sayfasaki dip not üzerine iyice işkillendim:

“Okuyucuların, Kinbote’nin bu dizelere ilişkin açıklamalarına başvurmalarını istemekten başka şey gelmiyor elimden! – Cev.”

63. sayfa:

“Will sözcüğü istek, irade anlamına gelir. Ama Kinbote’nin açıklamasına inanacak olursak bu sözcük, Shakespeare’ın küçük adının (William) kısaltılmışıdır. Kinbote’ye inanmakla onun oyununa gelmiş olacağımdan korkuyorum! – Çev.”

75. sayfa:

“‘Zindandaki canavar’ şairin katili olsa gerek. Bu canavar hakkında ‘iğrenç söylentiler’ yayanlara kızan Kinbote, katili savunmuş olmuyor mu?… – Çev.”

Şu son ikisine iyice koptum. Nabokov’dan hoşlanmayan bile sırf şu çevirmen notları için bu kitabı okumalı:

81. sayfa:

“‘Muskat’ (Misket) sözcüğünü Kimbote, ‘mouse’ (fare) ve ‘cat’ (kedi) diye ayırıyor, ama bundan hiç bir şey anlamadım ben. – Çev.”

85. sayfa:

“Prenslik bağışladığına göre Kinbote, Zembla’nın son kralıdır aslında; ama kendisini kral sayan bir manyak da olabilir. Bunu, eğer anlayabilirsek, sonraki sayfalarda anlayacağız. – Çev.”

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ındaki Solgun Ateş’e benzer kantoları ve açıklamalarına gönderme yaparak ‘Tutunamayanlar özgün değildir’ iddialarına cevaben söylemek istediğim de şu:

Her iki kitabı da okudum. Tutunamayanlar’da, Murat Gülsoy’un da ilgili yazısında, Tutunamayanlar Özgün Değil mi?,  altını çizdiği gibi diğer edebi metinlere ve ustalara bir çok gönderme var, ki Gülsoy bu göndermelerden bir alt metin okuması gerçekleştiriyor. Atay’ın, Solgun Ateş’e görünüşte benzer bu anlatım tarzı da bu göndermelerden bir tanesi ve bana kalırsa Tutunamayanlar’ın özgünlüğüne leke sürmüyor. Nedenine gelince…

Nabokov’un bilerek, isteyerek ve ayrıca harikulade bir kurguyla gerçek kavramını bulandırdığı, bulanıklaştırdığı bu baş yapıt Solgun Ateş’e, Atay tarafından yapılan gönderme, ustaya karşı bir saygı duruşu olarak sınıflandırmalı. Her ikisini de okumuş olanların atlayamayacağı bir korelasyon var arada:

Nabokov ve Atay, bilinen gerçekleri, bilerek ve isteyerek bulanıklaştıran, okuyucunun zihnini keyifle bulandıran yazarlardandır.

Nabokov’dan son bir alıntı daha:

SHADE: Yedi korkunç günahın tümü, küçük suçlardır; ama onların üçü yani Kibir, Şehvet, Aylaklık olmasaydı şiir sanatı belki hiç doğmazdı.

Füsun’un Notu: “muskat, misket; hayatın ikilemini veren en güzel kelimelerinden biridir. kedi ve fare gibi iki ezeli düşmanı bünyesinde barındırır. füsun’un notu. sevgiler.”

Kararsız Kaldığımın Resmidir

Etiketler

,

Şu karar alma aleti gelene kadar böylesine kararsız olduğumu algılayamamışım. Her ne kadar kendimi iyi tanırım şeklinde övünsem de bazen, hatta çoğunlukla etrafımdakilerden farklı görüşler alıyorum.

Dünkü kararlılığımdan sonra bu sabah acayip uçlamalara düştüm. Uçlamak diye bir fiil yok sanırım. Bari açıklamasını da yapayım. Bir kaç saniye içinde bir uçtan diğerine defalarca gidip gelmek. Bu fiile genellikle Terazi burcundan olanlar yakalanır. Teraziler arasında bile farklı hızda ve tipte olan çeşitlemeleri  sık görülür.

Saati 5:30′a kurdum 6:00′da kalktım. Bir türlü karar veremedim.

Hemen gidip bilgisayarı açtım. Yazacağım.

Peki ne yazayım?

Bilmem. Daha önce de söylemiştim, anlatacakların çok olmasıyla hiç olmaması aynı sıcak ve soğuk yalamasının tende yaptığını ruhta gerçekleştirir.

O zaman bir kaç blog okuyayım.

Dalmışım. Kalkıp kahve koydum. Aklım başıma geldi.

Biliyorum saat 8:30′da yürüyüşe çıkacağım. Feng Shui’ci arkadaşım, çarşamba sabahları yoldaşım.

Bir ara duş almam lazım.

Bugüne şu hedefi koydum: Romanın ilk 50 sayfasını bir oku bakalım da ne yazmışsın öğrenelim.

Öykülerine şimdilik dokunma. Onlar biraz daha pişsin.

Sanki ocağa koydum da…

Öykülerimin merkezlerinin bulunmadığı kanısına vardım. Büyük ihtimal romanda da olmayacak. Hani olacaksa da ben henüz bulamadım.

Gerçi, bu roman Soap Opera  olsa bile razıyım da, Arap Soap olmasından korkum.

Kahve de kesmedi. İyisi mi ben bir duşa gireyim.

Tam ayağımı küvetten içeri atıyordum ki, aklıma geldi.

Nasıl olsa 3 gün sonra bütün aldığım kararlardan vaz geçeceğim, o zaman neden bu kadar kafa patlatıp irade kullanmaya çalışıyorum ki, şimdiden pes etsem ya…

Yine de bunu düşünür düşünmez kötü bir mağlubiyet dalgası gelip geçti yakınımdan. Elimi sallayıp kovuşturdum hemen. Kovmak mastarını, mesela sinek,  esas alan anlamda kullandım. Soruşturmayla yakından uzaktan ilgisi yok.

Şu an kahvaltıya başlamış olmam lazım ki yürüyüşte aç-bi-ilaç baygınlıklar geçirmeyeyim. Karar aletime sordum:

Kahvaltıya gitmeli miyim?

Sarkaç halen sallanıyor. Birazdan cevabı vereceğim. Ona göre ya devam ederim, ya da burada keserim bu sabah.

Definitly. Kesinlikle, çıktı.

Kusura bakma günlük.

Daha yazacaktım ama…

Elim kolum bağlı.

Kehanet büyük yerden.

Yazdıklarıma şöyle bir baktım da; ben mükemmeliyetçi miyim, değil miyim karar veremedim.

Arkadaşlarım evet öylesin diyor, bense tam aksini savunuyorum.

Bugüne kadar karşılaştığım mükemmeliyetçilere hep deli muamelesi yaptım.

Yoksa ben de onlardan biri miyim?

Yeniden Doğuş

Etiketler

, , , ,

Zamanımı istediğim, daha doğrusu gerektiği şekilde henüz ayarlayamadım, tam bitmedi ama büyük bir kısmını başardım. Artık dışarı çıkarken cep telefonumu uzun süreler aramıyorum, mesela. Hiç aramıyorum diyebileceğim günleri sabırla beklerken tasarrufunu yaptığım saatler 3′e yükseldi. Öyle ki, geçenlerde ne yapacağımı bilemedim. Salonda oturup boş boş duvarlara ve/veya tavana baktım. Tabii bu zamanı elde edebilmek için önce Feng Shui’den geçmem gerekti. Bundan böyle 15′in üzerinde kağıt makasım yok. Saklama kaplarım sadece ve sadece 1 raf işgal ediyor. Bardak ve kupalara henüz çözüm bulamadım. Oyuncaklar, kalemler hatırı sayılır derecede azaldı. Bu arada başka çocukları da memnun etmiş olduk. Boş defterlerin sayısında henüz bir azalma yok. Kütüphanenin iki rafı üzerine yerleştirdiklerime şöyle kabaca bir sayım yaptım. 50 adetin üzerinde. Yarına fotoğrafla belgelerim daha inandırıcı olsun istenirse… Anlaşılacağı cep telefonumu ya da herhangi bir eşyayı belli bir yere koymamamın değil koyamamamın sebebi her boş alanın her an bin türlü eşya ile dolma potansiyelinin olması ve dolması.

Yine mesela 7 tane plastik leğenden kurtuldum. Temizlik malzemelerimi başlıca 3-5 çeşide indirdim. Sanki çok ev işi yaparmışım gibi. Sanki malzemeleri alınca ev kendiliğinden temizlenecekmiş gibi. Ne saflık.

Canla başla biriktirdiğim plastik poşet, torba tabir edilen her türlü taşıma aracı, potansiyel çöp torbalarından kurtuldum. Potansiyel diyorum, market poşetleri bizde çok çok mecbur kalınmadıkça çöp poşeti olarak kullanılmaz. O zaman neden saklanır? Bilmiyorum ama saklıyorum. YORDUM. Bu seneye kadar.

Lüzumsuzluk saymakla bitmez. Vaktimi tasarruf ettim dediysem bu kadar da değil. Ayrıca araya yeni yıl tatilinin girmesi tüm programı allak bullak etti.

Neden?

Bizde tatil uzun. İki hafta önce bir Perşembe günü başladı. Bu Perşembe son bulacak. Tatil zamanı nedense, sanki beni ilgilendiriyormuş gibi, üzerime bir mahmurluk çöker. Ev kalabalık oldukça önce yatağa, oradan koltuğa yapışasım gelir. Yürüyüşler zul olur.

Baktım olacak gibi değil.

Bu sabah saati yine 5:30′a kurdum ki kalkıp yazabileyim. Heyecandan sabahın 4′ünde uyandım. Kalkmadım. Uyku ile uyanıklık arası mücadele ederek bir güzel rüya gördüm. Bu aralar Freud’un Rüya Yorumları’nı okuyorum. Henüz kabaca analizlerdeyim. Buradan çıkarımla kesinlikle belirtiyorum: üzerim açık kalmış. Yalan da değil hani. Üzerimi bilerek açtığımı hatırlıyorum. Öylesine bunalmıştım sıcaktan. Eh, rüyada da öylesi bir bunalım takıldım. Yeniden Fransa’ya yerleşmeye gitmişik. Ama ben hüngür hüngür ağlıyorum. Vatanım Vatanım. Duyun da inanmayın.Sonra Kiki yine bebek olmuş. Ve fakat biz artık büyüdü, nasıl olsa yeniden bebek olmaz diyerek kışlık pilotlarını (tulum) vatanımızdaki evde bırakıp gelmişiz. Yenisini alacak paramız yok. Çocuğu sokağa çıkaramıyorum. Her yer kara kış. Dolayısıyla ben de sokağa çıkamıyor, evde oturuyorum. Bunalıyorum. Bunalıyorum.

Ne anlatacaktım nerelere geldim.

Yılbaşı bol hediyeli ve kartlı geçti.

WordPress bu arada bir takım yeni özellikler oluşturmuş. Tüm fotoğraflardan yukarıdaki şekilde bir galeri oluşturdum. Bir de slayt şov var. Becerebilirsem en sona yerleştireceğim. Blogspot’u bıraktığıma pişman değilim.

Neyse ben şimdi gene tek tek takılayım.

Bunlar hediyeler.

Ortada görünen bir kırmızı ve bir siyah 2 Lamynant. O kadar lafını edince farz oldu tabii. Kırmızı olan medium. Bana göre ince. Diğer siyah kalın, yani normal. İnce yazmaktan hoşlanmam zannediyordum, yanılmışım. Bu arada sadık Lamy’nin pabucu dama atılmadı. 3′ünü de diziyorum masamın üzerine. Her sayfayı biriyle yazıyorum. Yağı bol bulan esmer misali.

Bu seneki hediyelerin hepsi sansasyonel. Hangi birinden bahsetsem?

İkincisi Karar Verme Aleti. Decision Maker. Bu Çekirdek’ten. Düşünmüş ve bundan böyle tereddütlerde kalmaz, kararları çabuk alırsa daha kolay ilerler demiş. İyi düşünmüş. Sana hayatta başarılar bakışları altında ilk denemelerimi yaptım. Düzenek çok basit. Mıknatıslı bir sarkaç, sarkaçlara olan ilgim de göz ardı edilmemiş.

Aklıma gelen ilk soruyu sordum:

Blog yazmalı mıyım?

Hayır bir türlü karar veremiyorum da…

Ask a friend. Bir arkadaşa danış.

Durum şu tabii: Bir adım bile ilerleyemedim. Bizimkilere sordum. Evet dediler. Ama onlar friend değil family.

İkinci soruyu yapıştırdım:

Kitap yazmalı mıyım?

Ask a friend. Bir arkadaşa danış.

Haydaaa…

Hani karar vermede çabukluk söz konusu olacaktı. Bu alet beni hiç tatmin etmedi. Denemeleri için başkalarına pasladım. Ve lakin türlü türlü cevaplar. Yes’ler. Evet’ler. No way’ler. Hiç şansı yok’lar. Definitly’ler. Kesinlikle’ler. Kimseye Ask a Friend çıkmadı. Hatta ve hatta Maybe. Belki bile çıkmadı.

Verin şu aleti bana, dedim sinirimden paramparça.

Deminki sorulara sen bir arkadaşa danış gelmemiş de sanki sarkaç Try again. Bir daha dene. üçgenine takılıp kalmış gibi yapayım dedim. Aynı soruları sordum ikişer kez ve her seferinde aynı cevabı aldım. Ask a friend.

Şimdi bu durum kader değildir de nedir?

Kiki sen hile karıştırıyorsun. 1 soru 1 defa sorulmalı, buyurdu.

Bunun üzerine yeni 1 soruya geçmeyi uygun buldum.

Bu yıl kitabım basılacak mı?

YES. Evet.

Evet çıktı ya… İnanabilir miyim?

Bu soruyu sormadım tabii. Hayır gelmesinden korktum. Ya da Bir arkadaşa danış tavsiyesinden. Şimdi bile elim titreyerek yazıyorum.

Hayal işte.

Neden mi?

Daha kitap yok ki ortada, ne basılacak?

Yüz ifadem mi?

Neyse, yine de sevindirik oldum. Bundan böyle elinde cam küre gezen kahinler gibi şu karar sarkacıyla gezmezsem…

Bu arada çok ilginç bir şey oldu. Ama öncesini anlatmalıyım. Geçen akşam Çekirdek’le televizyon seyrederken aniden bana döndü ve Kulağım Çınladı, dedi.

Bu lafı hep duyarım ama hiç yaşamadım. Nasıl bir şey dedim.

Anlattı.

Çan gibi.

Bilgilendim.

Uçakta gibi, dedi.

Pek anlam verememekle birlikte haa dedim.

Biraz evvelki satırları yazarken kulaklarımda garip bir şey oldu ve etraf derin sessizliğe büründü. Fakat, 1-2 saniye sürdü. Ve ben de anladım ki kulaklarım her daim çınlar dururmuş. İşte o yüzden kulak çınlaması nasıl olur bir türlü anlayamazmışım. Bunu şimdi anladım.

Kulağım çınladı dediğim zaman biline ki, beynim sessizliklere gömüldü.

Diğer hediyeler:

3 magnet. Buzdolabı mıknatısı.
Mostar Köprüsü.
Viyana.
Mr&Mrs Camel. Bahreyn Hatırası

3 Kitap Ayracı. Nerede ayraç görsem; ya alırım ya da önünden koparıp almaları gerekir beni.

1 Yüksük. Mostar Köprüsü. Koleksiyonuma nadide 1 parça daha eklendi.

1 çift Kahverengi Deri Eldiven. Geçen kış başında, benimkileri kaybedince çingene pembesi yünlerle dolaşmak zorunda kaldım. Öyle söylenmişim ki…

1 çift üçgen-elmas-gümüş-nokta küpe.

Bu çift lafına da pek gülerim. Sanki teki olurmuş gibi.

Kendime 1 tek ayakkabı aldım. Ama bu sefer sağ tekini seçtim.

2 Moleskine ajanda. Biri küçük. Biri büyük. Küçük olanda günlük bütçe hesaplarımı tutuyorum. Büyük olandaysa günlük ruhsal dalgalanmalarımı. Ancak yetiyor.

1 Prag Mezarlığı. Aslına bakarsanız bu kitap çikletten değil ajandadan çıktı. Küçük ajandayı aldığımda hiç ses etmedim ama ben zaten aynısını 15 gün öncesinden kendime almıştım. Planlama yapmadan duramam ki… Ertesi sabah allem ettim kallem ettim ve ajandanın satın alma fişini ele geçirdim. Dün öğleden sonra da değiştirmeye gidip kendime Umberto Eco’nun işte bu kitabını aldım.

Bu arada en önemli hediyeyi unutmuşum. Araya saplama yapıyorum. Aff’ola. O da Çekirdek’ten.

Marilyn Monroe Film Koleksiyonu.

İçinde neler var neler?

En istediğim The Final Days isimli belgeseliydi. Seyretmediğim tek DVD. You Tube’larda araştırıyordum.

Some Like It Hot – Bazıları Sıcak Sever
River Of No Return – Dönüşü Olmayan Nehir.
Gentlemen Prefer Blondes – Erkekler Sarışınları Sever
Niagara
Let’s Make Love – Gel Sevişelim.
Bus Stop – Otobüs Durağı
How To Marry A Millionnaire – Milyoner Avcıları
There’s No Business Like Show Business – Sahne Aşıkları
The Seven Year Itch – Yaz Bekarı
Don’t Bother To Knock
Marilyn Monroe: The Final Days – Marilyn Monroe’nun Son Günleri

Hemen birini seyrettim bile…

Kiki’nin hediyelerine gelince onlar ayrı bir kalem yazı/fotoğraf:

1 adet Hindistan Cevizli Vücut Zımparası

1 adet Paris’te Aşk temalı Banyo Köpüğü

1 adet Vanilya kokulu Vücut Losyonu.

Hepsi Bath&Body Works dükkanından. Bu mağaza bizim buralarda yeni açıldı. Daha önceden de böyle mutfak malzemeli beden bakımlarım oldu ama bunların farkı kokularının rafine olması. Şu demek yani; ince burunlar için. Sürdükten sonra buram buram değil, belli belirsiz bir vanilya kokusu alıyor bedeni ya da hindistan cevizi. Paris’in kokusuna gelince onu ayırt edemedim ne yalan söyleyeyim. Halbuki o kadar da gitmişliğim vardır. Hiç biri, Lale ve Elma tomurcukları mevsimine denk düşmemiş demek ki… Bir Pembe şampanya rengi tanıdık.

Şimdi sıra kartlarda:

Bu yılbaşı Leylak Dalı’nın yeni yıl kartı etkinliğine katılarak hem ruhumu güçlendirdim, hem de apartmandaki itibarımı. Eh, herkeslere fatura gelirken blog arkadaşlarımdan bana iyi dilek kartları yağdı. Değil apartmanda bizim postacının kapsama alanındaki tüm sokaklarda parmakla gösterilir oldum.

Özetle hepsi birbirinden güzel. Kimi el yapımı, kimi çarşı işi, ama hepsi özenle yazılmış ve gönderilmiş. Sorumlularına nasıl teşekkür etsem azdır. Böylesine bir etkiyi beklemiyordum.

Yukarıdaki ilk 6 kart, soldan sağa ve yukarıdan aşağı:

1- Defter. Harika 1 Noel Simidi. Arka fondaki dolaba bayıldım. Tam tarzım.

2- Mayrı’nın El Emekleri. El emeği göz nuru güzel bir suluboya. Blog’un da çok daha fazlası var. Ellerine sağlık.

3- Leylak Dalı. Leylakçı Geldi Hanııım. Leylak Dalı’nın kendi çektiği Leylak fotoğraflarından biri. Kokusu burnuma kadar geldi. Antalya’nın ve Leylak Dalı’nın sıcaklığını yüzümde hissettim. Bir de şiirim oldu. Ve Kitap ayracım.

4- Neslihan’ın Çikolata Fabrikası. Lame 1 yıldız ve fırça darbelerine kurban olduğum Van Gogh.

5- Ece’s Sun: Yaşamak Güzel. Ağacını ve kartın yapılış biçimini sevdim. Ön arkaya dönmüş. Arka yüzey daha dar. Görmek lazım. Takip etmek lazım. Seneye etkinliğe katılmak lazım.

6- Karga’nın Günü. Mavi-Yeşil, yıldızlı 1 yeni yıl gecesi. Hiç bitmesin.

Sıra ikinci 6′da:

1- Lale’nin Bahçesi. Claude Monnet’nin en çok leylak rengini severim ki Lale de bu kartla tam 12′den isabet etmiş.

2- Anne Mahsustan. Sarı güneşlere bayıldım. 8 boşluk ve 6 güneş. Nereden baksan 2 kere kapanık havayla karşılaşacaksın. Eh öyle olmasa güneşli günlerin tadına varabilir miydik?

3- Macera Kitabım. Bir kuzey ülkesinde paten kayan gençler. Hayal gibi 1 kasaba. Tam macera. Gitmek değil. Orada yaşamak.

4- Meyranın Gemisi. Orada bir ev var uzakta. Ve 1 kuş.

5- Noni. Kuzey kasabası. Çam ağacının etrafında hediyeler ve çocuklar. Neşeli Günler. Ve Miso.

6- Sabunlarım. Kartla birlikte gelen bir sabun. Lavanta dalları, kırmızı biber ve kitap ayracı. Annecik için.

Üçüncü 6′lı:

Dedim, de mi, apartmanda itibarım arttı.

1- Kara Kitap. Her kuzey kasabasının çekiciliği kendine özgü. Hele Danimarka ziyaretimden sonra ölesiye sever oldum oraları.

2- Baykuş Gözüyle. Sağ alt köşesindeki kırmızı baykuşla birlikte kitap, müzik, sinema, neş’e, sağlık ve bereket dileyen bir çam ağacı. Başlığıyla Noel Baba’ya özenmiş. Ya da Noel Baba bu sene ağaç kılığına girmiş. İşte bunu daha çok beğendim.

3- Nazpek. Eğlenceli bir kardan adam. Bir anda çocukluğa gittim.

4- Bir Adam Bir Kadın. Harika bir fotoğraf. Devasa Bayon Tapınağı. Kendi gözlerimle görmek imkanım olsun bu sene. Zaten kart da o yüzden değil mi?

5- Düşlerin Rengi. Missisipi Ayrımcılık yasasına göre otobüste en arkaya tek başına oturtulan Siyahlar. Neyse ki fotoğraf siyah-beyaz. Tarih oldu (mu) gibilerinden…

6- Busemiz. Beyaz fonda gümüş çam ağacı. Bu sene gümüş rengine takmış durumdayım. Harika.

Son iki:

1- Melange. İlkokuldayken geniş bir kart koleksiyonum vardı. Buğulu kartların (şimdinin 3D kartları için kullanılan eskinin tabiri) yanı sıra en sevdiklerim böyle oymalı, boşluklu olup arka fonunu aradan dereden gösterenlerdi.

2- Adı olmayan blog arkadaşımdan gelen harika bir tablo. Robin Makertich. Yıldız Çiçekleri.

En son iki:

1-Samimice Ecece. O siyah kapağın içinde sarı mı sarı, parlak mı parlak bir güneş var.

2- Başka Türlü Bir Şey. Kırmızı Günlük. Listemi dikkatle okuyan bir Noel Baba. Başka Ne İsterim Ki?

Bu fotoğraf ise zarflardan çıkan hediyeler. Bu etkinliği düzenleyen ve katılan herkese teşekkür ediyorum. Kendim dahil. Geçen senenin en hayırlı etkinliği oldu neredeyse.

Ve bu da Lastik Top:

Slayt Şov:

This slideshow requires JavaScript.

BAŞARDIM. YAY!

Time Management

Etiketler

, , ,

Zaman kısaldıkça gerçekleştirmek istediklerimin miktarı da artar oldu.

Evin her tarafında gerek elle tutulur olsun, gerek hayali bir sürü hedef köşelere yığılı durmakta.

Bense koltukta çaprazlama yatmış yanı başımda kahve, elimde kitap ne okumakta olduğum satırlara odaklanabiliyorum ne de yerimden kalkıp çeşitli hedeflerimin köşelerinden birer birer tutmaya yelteniyorum.

Günler daha da hızlı geçiyor, ortada sonuçlanan hiç bir şey yok. Akşama yemek bile yapılmamış. Tatil ihtiyacı baş göstermiş ve fakat müdür hanım senelik iznimi onaylamıyor. Birikmiş dosyaları işaret ederek şöyle diyor: İşler var. Kriko bu. Kirko’yla evleneli, çoluk çocuğa karışalı beri başımın etini yemekle kalmayıp günden güne idareyi ele almaya çalışıyor.

Çok savaştım. Şimdi boyun eğiyorum. İyi bir sıçrayış yapabilmenin ön koşulu önce kabullenmektir.

Ayakları yere basmanın zamanı geldi.

Öncelikli İşlere Öncelik Ver. Stephen Covey.

İlk önce öncelikli işlerin neler olduğunu tanımlamam gerekti. İşte bu çok zor oldu. Benim öncelikli işlerim daima kitaplar, yazı, blog, gezme tozma, tweet atma, fotoğraf çekme, arkadaşlarla sohbet, film, dizi, vs seyretme, neyseki bilgisayar oyunlarında bir önceliğim yok, o da bir şeydir.

Bu öncelikler toplum içi yaşama luzumatlarıyla feci şekilde çakıştı. Toplum içi derken önce çekirdek aileden bahsediyorum. Şöyle Conrad Oteli’nin en üst katında dayalı döşeli bir dairemiz olsa ve bize ailecek baksalar inanın bu çakışma hiç yaşanmayacak. Uzun müddet bunu bekledim. Olacağı yok, benden söylemesi. İstediğin kadar evrene mesaj yolla, pozitif enerji saç, bin kere her gördüğüne görmediğine tekrar et, seni duyan da yok, hisseden de. Tüm bunlar palavra. Hayır denedim biliyorum. 5 sene önce neredeysem, bugün iki sağa üç sola yine aynı yerdeyim. Parantez içinde; asıl deyim beş aşağı beş yukarıdır ancak sıradan insanlar, aşağı yukarı oynuyorum sanır ve fakat sadece sağa sola gider. Seviye atlamazlar. Ve yine fakat yanılsama sahibidirler. Yeryüzünde yukarı aşağı oynayan bir avuç kişizat vardır.

Daha sonra genel topluma da geleceğim ama öncelikle çekirdek toplum içindeki gidişatı ele almak lazım. Dünya dünya olalı en önemli sömürü buluşu olan Time Management’ı uygulamaya karar verdim. Pes ettiğimin fotoğrafı.

Gene kaydım konudan konuya. Önce öncelikli işlerin tanımını yapıyordum. Bu işler şöyle: ev temizlik, tadilat ve bakım işleri, evle ilgili idari takip işleri, bütçe işleri, ev personeli özlük işleri, ev personeli ihtiyaç düzenlenmesi, personel bakım prosedürleri, satın almayı ilgilendiren işler, yakın ve/veya uzak gelecek planlama, ödemeler, ev stok yönetimi, yiyecek içecek yönetimi, sosyal sorumluluk işleri, halkla (aile ve/veya arkadaş) ilişkiler, hediye takip planları, yeni yıl hedefleri, en önemlilerini unutuyordum üretim, satış, pazarlama, vs…

Şimdi gelelim ilk attığım adıma:

1 hafta boyunca günlük düzenden hiç bir değişiklik yapmadan dakika dakika hangi işe ne kadar zaman harcadığımı A4 sayfalarına yazdım. 1 hafta sonundaki incelemelerim bana en çok nerelerde vakit kaybettiğimi gösterecekti. Aklımda şu vardı. Kitap, yazı, gezme tozma işleri. Ve fakat…

Karşıma şu gerçek çıktı. Özetle:

En fazla zamanı, evden çıkarken telefonumu nereye koyduğumu aramakla geçiriyordum. Ya da evde olduğunu bildiğim ve fakat bir türlü bulamadığım 1 kalem mal, bu atkı, şapka, eldiven türünden olabildiği gibi idari işlere ait 1 kalem de olabilirdi. Bir üçüncü vakit kaybıysa işleri biriktirerek yapmamdan kaynaklanıyordu. Sabahları uyanabilmek bahanesiyle mutfağı ve salonu darmadağın bıraktığımdan, mutfak ya da salonla ilgili bir iş bitirmek istediğimde önce bir evvelki günden kalan dağınıklıkları toparlamam gerektiği için bir gün evvel kazandığım ve genelde tavana bakarak geçirdiğim vaktin iki katını kaybediyordum. Ayrıca, çamaşırları biriktirerek çamaşır günü yaptığımdan, hem o gün bayıntılar geçiriyordum, hem de başka hiç bir şey yapamaz hale geliyordum. Çok fazla birikmiş olduklarından kurumaları için çok fazla enerji ve zaman tüketiyordum.

Tabii hemen aklıma American Dream filmleri geldi. Orada ev kadınları ne yapar? Sabahın köründe kalkar, evet ben de kalkıyordum, çamaşırı makineye koyar, kahvaltıyı hazırlar, ev personelini yollar ve koşuya çıkar. Sonra gelir duş alır, keyfine bakar. Akşama doğru yemeği hazırlamaya girişir.

Uygulamaya geçtim. Bu arada vakit kaybettiğim başka işler de çıkarttım. Mesela çorap, havlu ütülemek. Vazgeçtim.

Bu arada evi sadeleştirme çalışmalarına giriştim. Mutfağın bir kısmını hallettim. Vakit kaybettiğim kalemlerden bir tanesi de mutfak çekmecelerinde alet aramaktı. Düzeltmeye başladığımda tam 7 adet şişe açacağı, 3 adet bıçak bileyicisi, 5 adet portakal/limon sıkacağı, 3 çeşit peynir dilme, rendeleme ıvır zıvırı, ki hiç birini kullanmıyorum, yine 3 farklı püre yapma aleti, 7 çırpıcı, 4 kabuk soyucu, inanılmaz çoklukta tek kullanımlık plastik çatal, bıçak, kaşık, tabak ve bardak bulup çıkardım, ki elime aldığımda kendiliklerinden kırılır durumdaydılar. Daha ne kadar saysam bitmez. Geçenlerde Bio kanalında çöp evlerde oturanların yaşamını seyrettiydim hani neredeyse o durumdayım. Sonunda belediye gelip duruma el koyuyor. İnsanlara acıdıklarından değil, o çöp ev insanlarının evde besledikleri evcil hayvanlarının hayatlarını tehlikeye attıkları için… Belediye hayvanları kurtarmaya geliyor. Korktum açıkçası.

Sonra Kiki’nin dağ oluşturmuş çoraplarını eşleştirdim. 25 tek çorap attım. Geriye kalanlar 45 çift. Kimin bu kadar çorabı olur ki? C.İ’nin’kiler 37 çift. Benimkiler keza… Neden? Çamaşır biriktirme huyundan. Hay aksi! Hepsi kirlide, hadi o zaman gidip 1 düzine çorap daha alalım. Çözüm: American Dream.

Ayrıca internette çok fazla vakit harcadığım ortaya çıktı. Kıssadan hisse bugünkü vaktim doldu. Zaten sanal ortam, mail, blog, twitter, roman projem, kitaplar vs öncelikli işler içinde yer almıyor maalesef. Time management’ı etkili uygulamaya koyduğumda daha çok zamanım olacak. İştahımı işte o günlere saklıyorum.

Not: Dukan’ı bıraktım, Karatay rejimi ile ilgileniyorum. Sonraki etap Taş Devri diyeti.

Her Zarfta Ayrı Bir Yaşam Olsa, İstemediğimi Yalayıp Mühürlesem

Etiketler

, , , , ,

Dün durup dururken sinirlendikten sonra bu sabah da aka boka söylenerek devam ettim. Neyse ki tek başınayım. İçimde nasıl bir kızıp köpürme anlatamam. Ağzımdan çıkan buharları gözüm gördü.

Soğuk suyun altına gireyim diye düşündüm. Cesaret edemedim.

Yürüyüşe çıkayım dedim, olmadı. Su söylemiştim çok geç getirdiler.

Kitap okumak. Maalesef o da mümkün olmadı. Ender durumlardan biridir bu.

Hiç bir şey kesmedi. Böyle zamanlarda eskiden şunu yapardım. Bir top beyaz kağıdı önüme çeker, mükemmel kayarak yazan kalemimi takınır, yanıma dış görünüşünü en sevdiğim kitaplardan birini alır, başlardım temize çekmeye. 10 sayfa, 20 sayfa, ta ki sakinleşene kadar. Bazen üst üste bir kaç gün yazmaya devam ederdim. Artık kendi kitabımı yazıyorum havalarına mı girerdim hatırlamıyorum o kadarını, ama bir büyük hayallere dalardım ki sormayın gitsin. O an birisi hadi söyle bakalım en son yazdığın cümle ne dese, değil cümlenin, kelimenin bile farkında değilim. Görsel-yüzeysel çalışıyorum anlaşılacağı.

Dolayısıyla bu sabah sakinleşmek için, aklıma Leylak Dalı’nın organizasyonu sayesinde, ki geçen sene katılmadığıma pişmancıklar olmuştum, blog arkadaşlarıma yeni yıl kartları yazmak geldi. 3 saatimi aldı. Ben rahatladım. Şimdi günün geri kalanına yeni uyanmış gibi başlayabilirim.

Son günlerde o güvensiz, kararsız ve mütevazi duruşumun ardında, aslında içten içe, gizli-saklı, en derinlerde bir öz güven kaynağının çağladığından şüpheleniyorum.

Artık bu öz güvenin ne kadarı Kirko’nun marifeti, bilinmez. Kriko olmadığı kesin. Cahil, Cadaloz, İki yüzlü. Dönek anlaşılacağı, Yalancının Tanrısı, Düzenbaz. Sanırım iyi kaynana olur benden.

Geçen hafta koşudan, ay dilim sürçtü, yürümekten döndüm. Koşmaya kalksam tepetaklak yuvarlanırım herhalde, o denli büyüdüm. Gerekli adrenalini almış, yeni bir depara hazır durumdayım. Ev işlerine küçümseyici bakışlar fırlatıyorum. Hele mutfak… Hop, bir sihirli değnek çırpışıyla hallolacak. Akşamdan kaldığını belirteyim. Yalnız yürüyüşten geldim ya, canlı karides gibiyim.

Alelacele içeri odaya geçtim. Üzerimdeki sırılsıklam tişört, eşofman, çorap ne varsa hepsini değiştirirken, işin aslının hiç de öyle akla geldiği gibi olmadığı bir anda kafama dank ediverdi.

Evet, işler bayağı, her iki anlamda da kullanılmıştır; işler çok adi ve işler oldukça çok.

Peki neden kolay gözüküyor gözüme?

Zaten küçük görenden kork demişler. Diğer bir deyişle kendine fazla güvenenden. Şu tavşan-kaplumbağa meselesi. Aman, ne olacak canım, şıpın işi, şimdi aklıma takıldı bu şıpın da kim acaba, hemen bitiverir.

A-ha. Hemen bitiverir. Akşam yemeği hazırlama dahil en az 3 saatimi alır o mutfak. Doğru mu?

Doğru?

Bu tespitten sonra aklım hemen bitmeyen yazı işlerime kaydı. Bu alanda da aynısının tıpkısı bir davranışta bulunmayayım sakın?

İçime kurt düştü.

Şimdi, aklımdan bin türlü fikir geçer. Leğenler dolar taşar. Olayın asıl enteresan kısmı bu değil. Neredeyse her an böyle. Duvara boş bakıyorum dediğimde bile aslında o öyle değildir.

Peki hangisi o zaman?

Her bir fikri, bazen de içinden ayıklama yaparak sadece kayda değer olanları zihnimde iyice detaylandırırım. Belki roman, belki öykü, belki kısa bir blog yazısı, belki de Kiki’ye ithafen bir şiir. Gerçi uzun zamandır yapmadım. Eskiden çok güler, sevindirik olurdu.

Hah yüzüm güldü.

Şöyle diyorum:

Zihnimde her şey hazır. Bir kağıda geçirmesi kaldı. O da kolay. Zor olan düşünme kısmıydı. Akşama oturur sakin sakin yazarım dediğim anda 1-0 mağlup durumdayım.

Bazen de tam tersi olur. O anda yani fikir zihnimde iyice kıvama geldiğinde, elimde ne iş varsa bırakır kağıda kaleme koşarım. Bir kaç saat sonra bitiremediysem eğer, ki genelde bitiremem, ufak tefek notlar alıp, nasıl olsa başlangıcını yaptım gerisi çocuk oyuncağı havalarında, yerimden kalktığım anda 2-0 mağlubum.

Nadiren tüm gün çalışıp ve hatta bir kaç gün ardı ardına devam edip başı sonu olan bir metin çıkarabildiğimde…

Of çok yoruldum, düzeltmesini bir kaç gün sonra yapayım. Hem tüm yazarlar ağız birliği etmiş, metni dinlendirin demiyor mu?

Diyor.

Eh, o zaman? Zaten işin aslını kotardım. Gerisi kolay canım…

Dediğim anda 3-0 mağlubum.

Dolayısıyla her katmanda kaydedilmiş çeşitli mağlubiyetlerimle varım.

Kıssadan hisse: Öz güven olsa da elde var sıfır, olmasa da. Öyleyse ne işe yarar bu meret?

Kızdım Şimdi

Etiketler

Yazmak için oturduğumda aklımda, Bienal’e devam etmek ya da dün akşam üzeri saatlerinde yaptığım bir analizi açığa dökmek vardı. Nedense, anneannemin dediği gibi, şeytan dürttü ve önce sanal posta kutuma şöyle bir göz atayım dedim.

Bir zamanlar, kariyer, iş, tek iş, iş adresi, tek adres, secret ve daha adını hatırlayamadığım bir sürü iş arama sitesine üye olmuştum. Bugüne kadar doğru dürüst bir şey çıktığını hiç hatırlamıyorum ama hala posta kutumu doldurmakta oldukça kararlılar. Aslında spam’a yönlendirerek bir çoğundan kurtuldum. Kurtulamadığım bir iki tanesi, ki her seferinde bunlar-spamdır işaretlememe rağmen, engelleri bir şekilde aşıp bana ulaşmaya devam ediyor.

Yine onlardan bir tanesi.

Büyük müjde verircesine…

Sayın Kunegond!

Size yeni bir fırsat var…

Ay- sahi mi kız?

Demesem içimde kalır.

Şimdi fırsatın bir satırını aynen alıntılıyorum:

Kendisini çoğunlukla işine ve yöneticisine adayacak ve yöneticisinin uzun yıllar sağ kolu olacak

Gerisi ikna kabiliyeti yüksek, prezantable, seyahate engeli olmayan vs devam edip gidiyor.

Anlayamadığım şey şu: iş aramak, ayaklarına kapanılacak, eli eteği öpülecek TANRI aramakla aynı anlama mı geliyor da ben farkında değilim?

Hadi diyelim kendimi çok yalnız hissediyorum, zavallıyım ve işimden, yöneticimden başka kimsem yok. Gündüzleri başımı sokabilecek pembe pancurlu bir ofis uğruna kendimi kul köle edeceğim.

Bu ütopyaya inanacak kadar naif yöneticiler var mı acaba? Varsa eğer, ki var ki ilan da var, vay haline ülkemizin! Zaten günden güne vay haline bile denemeyecek konuma gidiyoruz İnsan Kaynakları açısından.

İnsanları 6′ya ayırdım:

Cebinde parası olup haddini bilmeyenler

Cebinde parası olmayıp, olup da haddini bilmeyenlere yaltaklık yaparak cebini doldurmayı umanlar

Cebinde parası olup suya sabuna karışmayarak haddini bilmeyenler

Cebinde parası olmayıp, haddini biliyor görünüp, göz göre göre telef olup eriyip gidenler.

Cebinde parası olup yokmuş gibi gösterip haddini bilmeyenler

Cebinde parası olmayıp varmış gibi gösterip yorganının ve/veya komşunun yorganının haddini bilmeyenler.

Kızdım şimdi.

Gerçekten.

Kızdığım için de eğri fotoğraf koydum.

12.İstanbul Bienali 2011, İsimsiz

Etiketler

, , , , , , , ,

İstanbul Bienal’ini gidip görmek daima büyük keyif ama bir o kadar da yorucu. Kapıdan içeri bir kere adımını attın mı, hem bedensel hem de zihinsel pestil durumuna gelmeden çıkamıyorsun. Bir çeşit voodoo etkisi.

Bienal’in bu seneki küratölerleri, türkçesiyle bu etkinliği yöneten ve düzenleyenler Jens Hoffmann ile Adriano Pedrosa.

Fotoğraf ntvmsnbc.com sitesinden alınmıştır.

Göreve başladıklarında zihinlerinde hali hazırda bir takım fikirler mevcutmuş. Ancak bu sene, ilk defa olarak, 2010 yılı Kasım ayında, Bilgi Üniversitesi’nde İstanbul’u Hatırlamak isimli bir konferans bağlamında 12. Bienal üzerine fikir ve plan geliştirmişler. Bu konferansta bugüne kadar düzenlenen 11 Bienal enine boyuna incelenip tartışılmış. İşin güzeli, bu konferans notları, Bienal’in gri el kitapçığının yanı sıra İstanbul’u Hatırlamak başlığı ile kırmızı kitapçık olarak satışta. Hepsi bir arada, hap misali yutmalık. Bu arada, bir çoğuna da gitmemiş olduğumu anladım.

Hoffman ve Pedrosa işte bu konferans sonucunda, biz en iyisi mi sanatla siyaset arasındaki zengin ilişkiyi araştıralım, hem biçimsel olarak yenilikçi bir sergi olsun, hem de siyasi anlamda sözünü esirgemeyen yapıtlara odaklanalım demişler. Ayrıca, İstanbul’un tarihi, yapısı, oluşumu, simgesel anlamı, bugünü, nüfusu ile de oldukça yakın alakalı.

Oldukça başarılı bir Bienal. Yalnız, modern sanat olduğundan ve çoğu eserdeki simgesel anlamlar bol olduğundan sergiyi rehberli gezmekte fayda var.

Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre;

Sanat:

1. Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık.
2. Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım.

Siyaset:

1. Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış. 2. Yurt yönetimi

Dolayısıyla her ikisi de birbiri içine geçmiş kavramlar. Zaten siyasetin içine geçmediği bir kavram ve/veya cisim ve/veya varlık var mı?

Geriye şu soru kalmış: Peki Bienal’in çıkış noktası ne olacak?

Fotoğraf www.queerculturalcenter.org sitesinden alınmıştır.

Küba asıllı Amerika’lı Sanatçı Felix Gonzales-Torres’in devlet yönetimini eleştiren sanat yapıtlarından beş tanesi bu sorunun cevabını vermiş. Bienal’in “İsimsiz” ismine gelince, o da, aynı şekilde bu sanatçıdan esinlenilmiş. Torres yapıtlarının isimsiz kalması gerektiği fikrini savunmuş hep:

Çünkü  anlam daima zaman ve mekanda değişkendir.

Ve her birini İsimsiz olarak adlandırmış, yanlarına parantez içinde bir tanımlama yapmış. İstanbul 12. Bienali için seçilen bu yapıtlar sergide yok. Rehberimiz bize anlattı. İnternetten bulabildiğim kadarıyla burada belgeleştirmeye çalıştım. Beni en çok etkileyenlerden bir tanesiyle başlıyorum.

1- İsimsiz (Ross)

"Untitled" (Portrait of Ross in L.A.)

Torres’in sevgilisi Ross, Aids’e yakalandığını öğrendiğinde 79,4 kiloymuş. Torres, Ross’un ölümünden sonra anısına  bu kiloya eşit miktarda bonbon şekerini sergi alanının bir köşesine yığmış. Sergiyi gezenler alıp tadına baktıkça, Ross’un etinden bir parça eksilmiş. Ross ziyaretçilerinin bedeninde yaşamaya başlamış. Akıllara hemen kilisede ayin sonrası İsa’nın etini temsilen dağıtılan ekmek gelir. Bu, o zamanın Amerika’sında homoseksüllere karşı alınan çirkin ve sert tavırlara karşı da bir çeşit baş kaldırma. Protesto. İnce bir alay. Torres, bu bonbon şeker yığınının eksilen kısmını her sabah 79,4 kiloya tamamlamış. Başka bir anlamsa, Ross’un Aids tarafından gün be gün ne şekilde kemirildiğini simgeliyor.

Sorgulanan, homoseksüel aşk, ilişki, aile, kimlik, arzu, cinsellik ve kayıp temaları doğrultusunda siyaset ve birey ilişkisi.

2- İsimsiz (Pasaport)

Fotoğraf www.artealdia.com sitesinden alınmıştır.

Torres’in pasaportları fırtınalı bir gökyüzünde süzülen bir kuş imgesiyle bezenmiş. Anlatmak istediği aslında bir kimlik sorunundan çok varoluşun sorgulanması. İnsanlığın ve evrenselliğin temsili. Pasaport bir zamanlar özgürlük ve fırsatı simgelerken günümüzde, özellikle de 11 eylül olaylarından sonra, iyice belirgin bir şekilde kısıtlama ve ayrımcılığı simgeleyen bir nesneye dönüşmüş durumda. İşte Bienal’de, bu varoluşun ulus devlet bağlamında siyaset tarafından ne şekilde ele alındığı çeşitli sanatçıların özgün yorumlarıyla işlenmiş.

Sorgulanan, siyaset ve bireysel özgürlük, kimlik, ulusal kimlik ilişkileri

3- İsimsiz (Tarih)

Fotoğraf www.artealdia.com sitesinden alınmıştır.

Torres’in İsimsiz olarak adlandırdığı, ancak yanına parantez içinde belirtme yapmadığı kronolojik eserlerden bir tanesi. Tarihte olagelmiş bir takım önemli, dünyayı meşgul etmiş olayları ironik bir sıralamayla dizmiş Torres. Bugünleri  hatırlamayanlar/bilmeyenler için sergi pek anlamlı gelmeyeceğinden rehberimiz pek değinmese de, zaman kısıtlamasından, görüldüğü gibi kısıtlamalar her yerde karşımıza çıkmaya devam ediyor ve ilelebet edecektir, ben burada bir nokta yapayım dedim. Bu bölümün amacı, ziyaretçileri tarihin ne şekilde yazıldığı, tarihin yazdıkları ve yazılı tarihin alternatif okumaları üzerine düşündürmek.

Haydin düşünelim o zaman.

Patty Hearst 1975-

San Francisco’lu medya patronu William Hearst’ün torunu Patty, sol gerilla örgütü, Simbiyonez Özgürlük Ordusu tarafından kaçırılarak rehin alınır. Ve daha sonra bu örgütün içinde kendi de bir gerillaya dönüşerek onların davasına katılır. Öyle ki, bir soygununda görüntülenir. Kaçırıldıktan yaklaşık 1 sene sonra diğer örgüt üyeleriyle birlikte yakalanır. Mahkeme sırasında Patty’nin kaçırıldıktan sonra gözleri bağlı bir hücreye atılıp fiziksel ve cinsel tacize uğradığı, ayrıca örgüt tarafından sistemli bir şekilde beyin yıkaması gerçekleştirildiği ortaya çıkar. Şimdilerde sözü bol bol geçen, 11 yaşında küçük bir kız çocuğuyken kaçırılarak, 18 senelik bir tutsaklıktan sonra 2009 yılında, esaret altında doğurmuş olduğu iki kız çocuğu ile birlikte özgürlüğüne kavuşan Jaycee Lee Dugard’ın kendi yazdığı kitabı piyasaya çıktığında yeniden gündeme gelen, Stockholm ya da daha bilinen adıyla İsveç Sendromu Patty’nin durumunda da mevcut.

Rehinenin, kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan bir terim. Adını Stockholm’de gerçekleşen bir olaydan alır.

Patty’nin kaçırılma olayı bireysel tarih ve toplumların tarihinin ne şekilde geliştiği, paralellik gösterdiği açısından da önemli. Yansımaları Bienal’de açıkça görülüyordu. Sözünü sakınmadan kısmı her bölüm için olduğu gibi tarih için de geçerli.

Jaws 1975-

Belki de belirtmeye gerek yok, Steven Spielberg’in hasılat rekoru kıran gerilim filmi. Melville’in Beyaz Balina’sı kadar ünlü.

Vietnam 1975-

ABD başkanı Ford’un Güney’i savunmak üzere Kongre’den yardım ve para talebinin reddedilmesini ve dolayısıyla Saygon’un düşüşünü, savaşın bitimini, Kuzey ve Güney’in bir araya gelişini simgeler.

Watergate 1973-

Bugüne kadar duyduğum en medyatik skandallardan biridir. On yaşımdan sakladığım, gelişmelerini bugünün dizi film heyecanıyla ailecek beklediğimiz tek siyasi anıdır. Watergate aslında bir bina . Büyük bir iş merkezi, bizim plaza tabir ettiklerimizden ama boyuna değil enine gelişmiş. Olay orada patlak verdiği için bu isimle anılır. Bu binada yer alan Demokratik Parti’nin genel merkezinde bir gece bir kaç genç hırsızlıktan yakalanır. Yıl 1972. Washington Post’un 2 muhabirinin olayı araştırmasının ardından 1973 Haziranında Cumhuriyetçi Parti’den başkan olan Nixon’ın,  Demokratik parti genel merkezinin telefon konuşmalarını dinlettiği ortaya çıkar. Bantlar da elindedir. Başta vermek istemez. Ancak olay 1974′te Nixon’ın istifasına kadar gider. Tabii biz bu dönemde böyle bantları, dinleme olaylarını artık kanıksadık. Ama o zamanlar gerçekten neredeyse yüzyılın siyasi olayıydı. Bir zamanki skandalların tadı yok artık.

Bruce Lee 1973-

Bu seneler, olay açısından oldukça verimli geçmiş anlaşılan. Çin kökenli Amerikalı efsanevi dövüş sanatçısının şaibeli ölümü. Uzun süre medyaları meşgul etti. Tüm dünyayı üzüntüye boğdu. Ölüm sebebine dair bir sürü iddialarda bulunuldu, ama hiç biri bir sonuca bağlanamadı. Asıl, oğlu da bir film çekimi sırasında karnından vurularak genç yaşta ölünce trajedi ve komplo teorileri ikiye katlandı.

Münich 1972-

Yaz Olimpiyatları sırasında İsrailli 11 atletin Filistinli teröristler tarafından Alman topraklarında kaçırılmaları ve 21 saat içinde katliamı. Konu hakkında detaylı bilgi için 2 film var. Biri Münih’te 21 saat. 1976′da TV için yapılmış. Benim seyrettiğim ve aklımdan çıkmayan. Diğeri daha yakın tarihli. 2005′te Steven Spielberg yapımı Münih. Bunu seyretmedim.

Waterbeds 1971-

Müstehcen ve pop türü bir çeşni katan tarihi tarih. San Francisco’da modern su yataklarının icat edilip piyasaya sürüldüğü tarih. Watergate ile tınısı açısından oldukça manalı.

Jackie 1968-

Yaptığı evliliklerle ve sürdürdüğü hayatıyla meşhur olan Jacqeline Lee Bouvier’nin, Kennedy’den sonra Yunan armatörü Onasis ile evlendiği tarihi simgeler.

Bu tarihler ve simgelediği olaylar arasındaki ilişkileri bulmak, manalandırmak, çerçevesinde Bienal’deki eserleri yorumlamak kişisel bilgi/bilinç düzeyi doğrultusunda değişken ve fakat bilgi/bilinç düzeyi ne olursa olsun görsel yaratıcılık şöleni tartışmasız mükemmel, çağdaş/modern. Çok katmanlı bakış açılarına elverişli.

Sorgulanan siyaset ve tarih ilişkisi.

4- İsimsiz (Ateşli Silahla Ölüm)

Fotoğraf www.artealdia.com sitesinden alınmıştır.

1-7 mayıs 1989 tarihleri arasında ABD’de silahla öldürülmüş tüm kişilerin kimlik bilgilerinin bulunduğu, üst üste konmuş büyük sayfalardan oluşan sarsıcı bir yapıt. Tam tamına 460 kişiyi isim, yaş, yaşadıkları şehir ve eyaletlerine göre listeliyor. Çalışmada ayrıca ölüm koşullarına da kısaca değinilmiş ve bir de fotoğrafları eklenmiş. Torres, bu fotoğrafları 17 temmuz 1989 tarihli Times’da, “7 ölümcül gün” adıyla yayınlanan makaleden almış. Makaledeki diğer bir bilgiyse 2 hane başına 1 silah düştüğünü belirten istatistik. Bu 1 hafta içinde meydana gelen ölümlerden bir kısmı rastgele olsa da, büyük bir kısmı planlıymış: kurbanlar ya kendilerini vurmuşlar ya da tanıdıkları birileri tarafından öldürülmüşler.

Felix Gonzalez-Torres. "Untitled" (Death by Gun). 1990

Fotoğraf www.moma.org sitesinden alınmıştır.

Sorgulanan siyaset ile silah, katil ve kurban üçgeni.

5- İsimsiz (Soyutlama)

Fotoğraf www.artealdia.com sitesinden alınmıştır.

Bienal’in bu bölümüne köken esin oluşturan Torres’in eseri, gerçekte İsimsiz (Kan Tahlili – Sürekli Düşüş) adını taşıyor. Torres 1996 yılında, sevgilisi Ross’un yakalandığı Aids hastalığından hayatını kaybetmiş. Tahlillerini ilk eline aldığında kırmızı alyuvarların yokluğuna şaşmış. Bir damla bile kan yok, ilk yorumu olmuş. Grafikleri hatırlatan kafesler ve aşağı düşen doğrularla medikal tahlil raporlarının soğuk ve insani olmayan ruhsuzluğuna da gönderme var.

Sorgulanan siyaset ve Beden ilişkisi.

Bienal’in diğer ilginç bir kısmıysa mimarisinin değişik olmasıydı. Bu 5 ana tema üzerinden karma işlerin sergilendiği büyük salonlar dışındaki Torres’in eserlerine bir şekilde gönderme yapan diğer bireysel çalışmalar, irili ufaklı farklı odacıklarda yer alıyordu. Öyle ki ziyaretçinin birinden diğerine geçerken kaybolması, feleğini şaşırması için özellikle labirent tarzında yapılmış. Şaka yapmıyorum, gayetle ciddiyim. Bu başarılı mimarinin, başarılı diyorum çünkü bu oyunu bile bile kaç defa kayboldum, en az beşer kere aynı salonlardan geçtim,  mes’ulü yani sorumlusu Japon mimar Ryue Nishizawa.

Fotoğraf www.designboom.com sitesinden alınmıştır.

Ryue Nishizawa, 1995′ten bu yana birlikte çalıştığı mimar arkadaşı Kazuyo Sejima ile, şu yukarıdaki ilginç bina da dahil olmak üzere, bir çok sanat-fayda eserine imza atmış. Tarzını görmek açısından faydalı oldu. Bina Almanya, Essen’deki bir tasarım okulu.

Fotoğraf www.designboom.com sitesinden alınmıştır.

ARKASI YARIN

Çalışıyorsam Yokum

Etiketler

,

Yaparsın, yapmazsın.

Bienal’e gittiğimden beri bu ikilem arasında gidip geliyorum. Konu, izlenimlerimi günlüğe kaydetmek. Hatta ne güzel başlamıştım. Bir kaç haftadır akşamları, yarın olsun yaparım ya, ne olacak ki, bir ucundan başla gerisi sökülür akar diyorum. Sabah kalktığımda dur şu kitabı da bitireyim, önce yemeği koyayım, çamaşır yıkayayım, vs de karar kılıyorum. Sonra bir bakmışım akşam oluvermiş.

Bin kere tekrar etsem ederim. Evden çalışamayan ev-ofis çalışanlarındanım ben. Çeviriyi bırakmamın da en büyük sebeplerinden biri bu. Şöyle güzel, güneşli, havadar ve şehir merkezinde bir iş yerinin ve/veya iş sahibinin, tabii zengin de olması gerekir ki, öyle bilançoyu teslim etme ramaklarında olmaz, yardım elini uzatabilsin, bana sponsor olması gerekiyor. İşte bu şirketin her türlü sosyal olanaklarından faydalanayım. Hafta sonunda havuz biletim verilsin. Yemek fişleri her daim sushi ısmarlamama yetsin, sinemalara, tiyatrolara, konserlere davetiye gelsin, gittiğim kar, gitmediğim yağmur kalsın. Eminim bu her genç kızın hayali. Zetina dikiş makineleri geçmişte kaldı. Bunu ben bile bu yaşımda anladım.

Bu sabah yaparsın’a çok kararlıydım. Fotoğraf seçimlerini düşününce içim bir garip oldu. Kirko bu.

Nasıl dayanacaksın?

Neye nasıl dayanacağım? Ne demek istiyorsun?

Bienal fotoğraflarını gözden geçirirken geçen ay external hard diskinde kaybetmiş olduğun geçmişine ait on binlerce fotoğrafın aklına gelmeyecek mi?

Bunu hiç düşünmemiştim.

İşte zaten ben de bunun için varım. Düşünemediğin şeyler için.

Peki ne olacak?

Ne olacağı falan yok. Gözden ırak, gönülden de ırak lafını hiç duymadın mı sen?

Eee?

Eee’si bir daha fotoğraf kelimesinin f’sini bile aklından geçirmeyeceksin. Bir kalemde silip atacaksın. Eskiden fotoğraf mı vardı?

Sence bu devekuşuculuk oynamak olmuyor mu?

Olsun ne çıkar? Deve kuşundan daha huzurlu ve mutlu mu, insancıklar?

Amaç huzurlu ve mutlu olmak mı sence?

Değilse ne peki o zaman? Sen söyle?

Doğru ya. Doğru olmasına doğru da Kirko’nun beni gerzek yerine koymasına bazen dayanamıyorum. İletişim şekli hiç hoş değil. İçimden söküp atmak geliyor kendisini. Ne mümkün. Yılların midyesi gibi tutunmuş mübarek. Bir de çoluk çocuğa karışmış, çoğalmış. İrili ufaklı bir sürü Kirko taşıyorum omurgamda tutunup var gücüyle bana bir şeyler anlatmaya çalışan.

Bir zamanlar Kirko tek başına bekarken onu idare etmek daha kolaydı. Önüne havuç cinsinden bir şeyler atardım o oyalanırken hop işimi bitirivermişim. Şimdi her biri ayrı telden. Ayrıca o, ütü, yemek severdi, hatta temizliği bile söylenmeden yapardı. Ne zaman ki o lanet kadın Kriko’yla tanıştı, tüm dünyam allak bullak oldu. Kriko huysuzun teki, yazı yazdığım zamanlar tuşların tıkırtısı sinirini bozuyormuş, tamam o zaman kağıda yazayım dedim yok o daha betermiş, kalem kağıt üzerinde gezinirken uzun tırnakların kara tahtada çıkardığındaki gibi içi gıcıklanıyormuş. Yani kısacası yazı yazdığım zamanlar Kriko’nun uyuduğu anlara denk geliyor ki, işin kötü tarafı aynı anda yatıp aynı anda kalkıyoruz.

İşte son zamanlarda, omurgama tutunmuş Kirko ile Kriko’yu ve adlandırmak dahi istemediğim onlarca sümüklü çocuklarını nasıl atlatır da istediğim gibi hareket ederim onu düşünüyorum. Ufaklıkları susturmanın tek yolunun onlara öykü okumak olduğunu keşfettim. Oh, rahat ettim. Geçen haftaki suskunluğum işte bu yüzdendi. Yalnız bu sefer Kirko ile Kriko hareketsizlikten dolayı kilo almaktan şikayetçiler. Kalp krizi riski artıyormuş. Artık neredeyse iki satır bile okumama izin vermiyorlar. Vızıltılarından geçilmiyor. Ayrıca çok yemek seçici oldular. Dün Kirko çekirdek çıtlayacağım diye yapmadığını bırakmadı. Kriko’ysa badem sever. Ne yapacağımı şaşırdım. Sümüklüler zaten tepemde daha fazla şeker, çikolata yemediğim için midemi tekmeleyip dururlar. Bunlar kendi aralarında bile zor anlaşırlarken yapabileceğim tek şey susup, oturup sulhu  beklemek. Bu arada Savaş ve Barış’ı mı okusam yoksa?

Kısacası bugün de Bienal yok.

Belki yarın, belki yarından da yakın.

Yan Etkiler Yan Etki Yarattı

Etiketler

, ,

Son Tüyap fuarından edindiklerime başlamanın artık zamanıydı.

Dün bütün gün Umberto Eco’dan Genç Bir Romancı’nın İtirafları’nı okuyup durdum. En son Listelerim bölümüne koptum. Hemen hemen tüm yazarların liste saplantısı olduğunu öğrendiğime pek sevindirik oldum. Aslında yazar olabilmek için kitap yazmak dışında tüm ön koşulları yerine getiriyorum. Bir takım saplantılar, yazamama korkusu, beyaz sayfa tedirginliği, hayallerle gerçek arasında bir yerlerde konumlanma, kalem fetişistliği, vs… Bir de buna kağıt eklenecek sanırım. Hani terziliğe gidiyordum ya, artık gitmiyorum yazar-terzi fikrini bir türlü benimseyemedim, ucuz olsun diye teksir kağıdı önermişlerdi. Üzerine yazı, çizim yapılacak zannedilmesin, düz makine dikişini becerebilmek için ev ödevinde kullanacaktım, malıydım hatta.

Dün Feng-Shui’ci arkadaşımın yardımıyla bana yemek menüsü hazırlamaya karar verdik. Amaç haftalık listeyi hazırlayıp zamandan tasarruf etmek, şu bitmeyen/bir türlü bitemeyen romanıma biraz daha fazla eğilebilmek. Elime ilk o kağıtlar geldi. Öylesine nostaljik oldum, olmakla da kalmadım bir yazasım geldi anlatamam. Gerçi şunu da ekleyeyim bu bir top teksir kağıdını bulana kadar canım çıkmıştı. Beyazlar piyasaya düşeli kimse yüzüne bakmaz olmuş.

İçimdeki o ses diyor ki; ya ben buna da bir isim vereyim tam olsun, Kirko, Kirko diyor ki; üç gün sonra…

Teksir kağıdı bulamıyorum, işte onun için yazamıyorum,

diyeceksin.

Yok ama liste ve/veya listeler yapmak için teksir kağıdı bire bir. İşte tam buradan umulmadık bir kampanya başlatıyorum;

Haydin Türkiye teksir kağıdını yeniden yaşatalım.

Akşam akşam televizyon, film neyin seyretmek istemedim. Gece gece romana başlanmaz uğursuzluk getirir, aynı tırnak kesmek gibidir.

Eh ne yapayım?

Bari, öykücüler duymasın, öykü okuyayım dedim. Eco, Kurmaca Karakterler Üzerine Bir Kaç Not bölümünü okurken aklımda kalmış, şöhreti içinde yaşadığı kitabın ve yazarınınkini açık ara farkla geçen kahramanlardan bahsederken Madam Bovary’nin bir tür zaman makinesi sayesinde günümüz New York’una getirildiği Woody Allen’ın Kugelmass Olayı öyküsüne de değinmiş. Hemen Tüyap’tan aldıklarıma koştum. Baktım, Yan Etkiler en üstlerde duruyor. İçini karıştırdım. Doğru Kitap.

Siren Yayınları’ndan son zamanlarda basılmış ama elime alıp da ilk öyküyü okur okumaz bir ‘deja lu’, ki türkçesi ben-bunu-daha-önce-okumuştum, etkisi yaşadım. Baktım araştırdım yanılmamışım. Vakti zamanında Altın Yayınları piyasaya çıkarmış.

Demek ki beğenilenler unutulmuyor.

Yazıyı tamamlayacak gücüm kalmadı. Gidip bir kaç öykü daha okumalıyım.

Bugün evde hapisim. Çamaşır makinesinin ayağını getirip takacaklar. Geçen hafta öğleden sonra 3′e kadar geliriz demişlerdi 5′i 5 geçe geldiler. Şu an hala bekliyorum.

Hava da çatlatırcasına güzel.

Fındık fıstığı bitirdim. Ah şimdi çekirdek olsaydı dolapta. Sabahtan beri en az 2 sefer gidip baktım mutfağa. Yok. Yine yok. Neyse şimdi bir daha gidip bakayım. Belli mi olur.

Mucizelere hep inanmışımdır.

Bir Kahve-Kolik Değil’in Sabah Ayılması

Etiketler

, ,

* Kahveden önce

Çok kötü fena bir şey oldu.

Çarşamba sabahı ev-ofisimi toparladığım ve en nihayetinde hummalı bir çalışma içerisine girebileceğim için memnun mesut sabahın 5:30′unda kalktım. Doğru mutfağa seyredip, kahve makinesini çalıştırdım, odaya döndüm. Nasıl soğuk. Banyoda duran üflemeli ısıtgaçı kaptım geldim. Şöyle ayaklarıma doğru kurdum. Bir yandan netbook’un düğmesine basmışım açılmasını, bir yandan kahve kokusunun yayılmasını bekliyorum, üçüncü yandansa Perihan Mağden okuyorum. Yeniden köşelere döndüğü için nasıl memnunum anlatamam. İletişim tarzına bitiyorum. Taklitlerinden kaçının, benden söylemesi… Bu arada onun sayesinde Ayça Şen Başkan ile Ruh ve Sivil Hastalıkları Mütehassısı Toplumsal Onarım ve Siyasal Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Başkanı Dr. Sivilay Abla’yı keşfettim. Neyse, keyfimden yerimde duramıyorum. Hayat bu sabahı saf neş’e ilan etmiş, ilk faydalanan benim sanki.

Birden ortalık karardı. Yok yok önce çat sesi geldi sonra ortalık karardı.

Yazıklar olsun, dedim. Her yer karanlık. Nerede insanlık? Kaderin böylesine…

Yazıklar olsun.

Doğru sigorta kutusuna koştum. Bir tanesi inik. Hah dedim kabahatli bu. Mutfaktan tabure-merdiveni aldım getirdim, üzerine çıktım. İnik olan sigortayı yukarı kaldırmamla birlikte büyük bir gürültüyle yeniden inmesi bir oldu. Sigortanın yaptığı bu eyleme “atmak” deniyordu galiba… Korkmadım desem yalan olur. Bir kere daha böyle olmuştu, o zaman aşağılara inip kofra vs gibi şeyleri incelemek gerekmişti. Neyse baktım olmayacak, hava da soğuk, merdivenlerden aşağıya insem iyice soğuk, çözümü evi ayağa kaldırmakta buldum. Bir kısım aşağı indi, ben yukarıda nispeten sıcakta kaldım. Koordineli çalışacağız. Aşağıdaki kofrayı kaldıracak ben buradan rapor vereceğim. Elimde telefon bekliyorum. Bir an ışıklar geri geldi ve akabinde tekrar çat sesi, her yer karanlık. Bakışlarımı tekrar sigorta kutusuna yönelttim. Bu sefer deminki değil onun yanındaki sigorta inmiş.

Telefon çaldı. Tam cevap vereceğim hat kesildi. Sonra asansör sesi duyuldu. Aşağıdaki geri geldi.

Ne oldu?

[Karanlık]

Telefonu niye kapattın, tam açacaktım…

Şarjı yokmuş kendi kapandı.

Niyet koordineli çalışabilmekte ama teknik donanım yeterli değil. Ayrıca hangi sigorta parçası evin hangi metrekaresini idare ediyor onu da bilmiyoruz. Yapılacak tek şey, her şeyi prizden çekmek.

Çektik.

[Hala karanlık]

Aşağı görevlisi yine aşağıya indi.

O ara lambalar yandı. Aşağı görevlisi yukarı çıktı.

Sonra evdeki elektrikli aletler teker teker fişe sokuldu. Her seferinde heyecanla bekliyoruz bakalım ne olacak?

Buzdolabı… Hah o değilmiş.

Termosifon… O da değilmiş.

Sıra üfürgeçli ısıtgaçta.

A-ah o da değil.

Peki ne öyleyse?

Kahve makinesi.

“xqæ*&½#x”

En ihtimal vermediğim, evin en önemli aletlerinden biri.

Kahve makinesi.

“xqæ*&½#x”

Kısacası; 2 gündür hayatımda böyle bir aletin varlığı yok.

Ayılamıyorum.

“xqæ*&½#x”

Normalde ocak üzerinde İtalyan kahve yaparım. Geçen ay dalgınlıktan elimde olan 2 tanesini de yaktım. Bizim buralarda pek bulunmuyor. Ya İkea’ya gidip modern tasarım almak  ya da Eminönü’nde Mısır çarşısının yanından girilen sokaktaki züccaciyelere baş vurmak lazım. İkisi de uzak ihtimal.

Dün hasbelkader mutfak dolabının içinden acil durumlar için sakladığım French Press iri çekim kahve, o da bir seferlik, buldum. İdare ettim. Ama bu sabaha hiç bir şey yoktu. Makine kahvesini French Press yapıp idare edeyim dedim. Olmadı. Tası tarağı toplayıp Nero’ya yollandım. Ancak kendime geldim.

Merhaba,

Adım Qunegond. Ben bir kahve-kolik değilim.

* Kahveden Sonra